Yapay zeka, Doğal zekayı sollayacak mı?

Geçtiğimiz aylarda ünlü bilim adamı Hawking, robotların insanları 100 yıl içerisinde alt edeceği görüşünü duyurdu. Hatta sonrasında da “böyle olduğunda amaçlarımızın aynı olduğundan emin olmalıyız” diye de ekledi. Bunu söyleyen Hawking olunca da yer yerinden oynadı. Tam cümlesi de şöyleydi;

“Computers will overtake humans with AI at some within the next 100 years. When that happens, we need to make sure the computers have goals aligned with ours,”

Ne Hawking ne de bizler bunun doğru olup olmadığını göremeyeceğiz amma velakin sürece hız katan ve hatta gaza basan bizim jenerasyon olması sebebiyle, tarihe not düşmek adına birkaç kanıt ve öngörüde bulunmak isterim.

Bir tarafın diğer tarafı yenebilmesi/sollaması için taraflar arasında bir savaş veya bir rekabet olması gerekir. Kendimize soralım: “elimizdeki pek akıllı cihazlarla veya masamızdaki ekranlarla bir savaş içerisinde miyiz?” Sanmıyorum. Daha çok, aşk ve bağlılık içerisindeyiz. Peki, Hawking’in sollamak (overtake) kelimesini kullanmasının ardında yatan sebep nedir? Taraflar kimlerdir?

Okumaya devam et

Reklamlar

Bi’log Arası: Tolga Arıcan

Bu haftaki konuğum, iş sebebiyle tanıştığım ve tanışmaktan da beraber çalışmaktan da çok memnun olduğum arkadaşım Tolga Arıcan.

Kendisi, hem bilgisi hem de bilinçli yaklaşımıyla sektöre anlam kazandıran sayılı genç girişimcilerinden ve yaptığı projelerle Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ses getiriyor. Şu anda, Manifaktüre Ajansı’nın kurucu ortağı olarak kariyerine devam eden Tolga ile hem dijitalleşen dünyayı hem de yazılım geliştiricilerin halini konuştuk.

Teşekkürler Tolga! İyi okumalar.

İpek Alkan: Kendinden biraz bahseder misin?

Tolga Arıcan: İçinde bulunduğumuz internet çağının başlangıcına yetişebilme şansına sahip nesilden biri olarak; 90’ların tolga_arican_avatarsonunda webmaster’lığa soyunan bir çocukken, Bilgi Üniversite’si Bilgisayar Bilimleri’nden da mezun olduktan sonra (hatta olmadan önce) hemen dijital sektöre atıldım. Ajans, internet projesi, Microsoft gibi farklı kültürlerle ufak flörtleşmelerden sonra da Utopic Farm’ı kurdum. Sonrasında da Blogger’s Base Cafe, Utopic Farm Üsküp ofisi gibi ara maceralar daha yaşayıp, şu anda da hem ortağı olduğum hem de operasyonunu götürdüğüm Manifaktüre’de serüvenime devam ediyorum.

İpek Alkan: Kurucu Ortağı olduğun Manifaktüre sadece ajanslara hizmet veren bir yazılım evi. Böyle bir ihtiyaç olduğuna nasıl karar verdiniz? İlgi beklediğiniz gibi oldu mu?

Tolga Arıcan: Utopic Farm’ın büyümesi ile beraber hayatımın bir parçası haline gelen ortağım Çağrı Tek ile tanışmam büyük bir şans oldu. Pazardaki boşluğu görüp bunu bir fırsata çevirmek Çağrı’nın fikriydi. Başta özellikle benim tereddütlerim vardı. Ama hem ticari ahlaki değerlerimizden, hem de sağladığımız güven ortamından ötürü diğer ajanslar Manifaktüre’yi çok hızlı bir şekilde benimsediler. Hatta yapılarını tekrar gözden geçirmelerine ortam sağlamış olduk. Onlar da gereğinden fazla maaliyetli bir iç yazılım departmanını, dışarıdan profesyonel bir hizmetle değiştirme gibi bir fırsatı değerlendirmeye başladılar.

İpek Alkan: Sence, Türkiye’de yazılım geliştiricileri yeterince donanımlı mı? Eksiklikler neler?

Tolga Arıcan: Bence en büyük sıkıntı, eğitim. Öğrenim düzeyimiz çok yüksek olmadığı ve yeterince hızlı gelişerek gelmediğimiz için iş hayatı öncesinde, biraz birşeyler kaptığında insanlar, ‘Ben oldum’, ‘Esasında daha iyisini hakediyorum’ demeye başlıyorlar. Bu sırf geliştirici için de geçerli değil. Tasarımcısı, proje yöneticisi, müşteri temsilcisi, .. gibi diğer pozisyondaki kişiler için de geçerli. Herkes çok kısa vadeli düşünüyor veya ufak kazançlar peşinden koşuyorlar. Doğal olarak da bir noktada tatminsizlik ve sektöre küsmeye dönüşüp yok oluyorlar. Bu noktada çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Sektör işverenleri olarak o kadar kolay Sr. , Takım Lideri, Direktör gibi ünvanları dağıtıyoruz ki, hem o ünvandaki kişi inanıyor altını doldurabileceğini, hem de o ünvanı veren kişiler, ünvanın gerektirdiği kadar işi bekleyebiliyor.

İpek Alkan: Dünyada birçok yazılım devi/markası ortaya çıkıyor. Çok güzel projelerle de genç yaşta milyoner oluyorlar. Türkiye’de bunun örneğine pek de rastlanmıyor. Sence bunun sebebi nedir?

Tolga Arıcan: Başlı başına günlerce bunu tartışabiliriz ama anahtar noktalar bence: Eğitim+Öğretim, Kültür, Olanaklar, Takım. California’da doğup, çok iyi bir eğitim ve öğretim alıp, Starbucks’a kahve almaya girdiğinde sağında Facebook’tan biri solunda Google’dan başka biri ile aynı havayı soluyan, dünyanın en iyi konferans seminerlerine katılabilen, yatırım firmalarının ve danışmanların daha oturmuş olduğu, yatırım kültürünün bir 5 yıl önümüzde olan bir ortamdaki genç girişimci ile buradaki genç girişimci arasında başarılı olma ihtimallerini bu parametrelerle karşılaştırınca zaten cevap biraz daha ortaya çıkıyor sanırım.

Ama eklemeden geçemediğim bir konu, burada 1000’de 3 ise başarı oranı, yurtdışında belki çok daha düşük. Çünkü kat ve kat fazla girişim var o tarafta da. Sadece en başarılı olunan örnekleri konuşmayı da seviyoruz ama binlerce kat başarısız olmuş örnekler de var. Girişimcilik belki de en zor meslek esasında. Safe Zone’u olmayan bir maraton, ve bu maratonu koşarken yorulmak diye bir şey olmadığını baştan kabullenip, her türlü sosyal hayatınızın önüne iş’i koyabiliyor olmanız lazım.

Ve takım! Yatırımcısından, yola çıktığınız arkadaşlarınıza, ve hatta sevgiliniz/eşinize kadar. Projenin sürdürülebilinir olmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri çekirdek takım. Bu maratonda sizi hep ileriye taşıyacak, size gereken desteği verecek, sizin eksikliğinizi kapatacak kişilerin olması lazım. Hiç kimse tek başına başarılı olamaz. Tek başına birşeyler üretebilir ama onu büyütüp parlatacak olan şey, beraber ilerlediği kişilerin hayatına ve işine olan katmadeğeri olacaktır.

tolga_arican_inlineİpek Alkan: Bir dönem, sosyal medya çok popüler oldu ve bununla beraber sosyal medya uygulamaları peynir ekmek gibi yapılmaya ve satılmaya başlandı. Şimdilerde ise bu akım mobil dünya için geçerli. Sence bundan sonraki adım nedir?

Tolga Arıcan: Esasında uzaktan bakınca biraz böyle gözükse de, içinde bulunduğumuz ve gelişen dönem biraz daha ‘Convergence’ ve ‘Data’ dönemi. Bu noktada hedefleri doğru koymak ve marketing faaliyetlerini doğru kurgulamak lazım. Yakın geçmişte sosyal medyada takipçi ve beğeni peşinde koşulurdu, şimdi de ‘Mobilde uygulama şart’ denmesi gibi yanlış yönlendirmelerin sonucunda dönemsel furya olarak görülüyor.

Ama olması gereken, madem 1 milyon takipçin var Facebook’ta, esas şimdi o platformda doğru kurguda uygulamaları yapman lazım. Madem mobil penetrasyon arttı, Facebook uygulamasının etkileşimini birşekilde orada da devam ettirmelisin. Artık medya satınalma, retargeting, programatik araçlar da çok gelişmiş durumda. Müşterini tanı, data’sını topla, hareketlerini analiz et, çok daha odaklı birşekilde ve hatta yakaladığın başka platformlarda/kanallarda satışa dönüştürecek reklam faaliyetlerini beslemiş ol. Offline alanlarında karşılaştığında kim olduğunu bilmeyi hedefle. Call Center’ı aradığında ne kadar aktif olarak sosyal ağlarda senle etkileşmiş onu gör, ona göre konuş/yönlendir.

Artık Lovemark olmak o kadar kolay ki, sadece doğru strateji ve doğru teknik altyapıları kurgulayıp üreterek hizmet kaliteni arttırmak çok kolay. Müşteriyi özel hissettirmek, ona değer verdiğini göstermek çok kolay. Onunla olan bağlarını kuvvetlendirip bunu bir ‘loyalty’ programına çevirmek için çok daha fazla platform var elimizin altında.

Demek istediğim; mobile şu anda trend olarak bakmaktansa, müşteriye ulaşabileceğin yeni bir kanal / 360 derece kurguna katabileceğin yeni bir platform olarak bakmak daha doğru ve verimli. Yarın giyilebilir teknolojiler daha solidite olup, daha fazlasını sunduğu zaman da aynı şekilde o da tamamlayıcı bir kanal/platform olacak.

İpek Alkan: Yatırımını yazılım dünyasına yapmayı düşünenlere neler tavsiye edersin?

Tolga Arıcan: Yazılım dünyası da kendi içinde artık derya deniz durumda doğal olarak. Bizim gibi biraz daha odaklı ve dijital sektöre özel çözümler üreteceklere önerim, projelerin kreatif süreçlerine de hakim olabilmek çok önemli bir katmadeğer. Her ne kadar tasarım hizmeti vermesek de, user experience dinamiklerine aşina olmak şart. Buna ek olarak marka yerine ajansın müşteri konumunda olması, iletişim tonunun değişmesi / çalışma saatlerinin farklılaşması anlamına da denk geliyor. Buna hazırlıklı olunması lazım. Her ne kadar sektörü büyütmek için elimizden geldiğince çaba göstersek de, bu alanda rekabet edebileceğimiz diğer firmaların da varlığı ve geliyor olmasını isteriz.

Sosyal medya bize neyi öğretti?

Dünya üzerinde hayatımızda büyük değişiklik yaratan belirli buluşlar var. Örnek vermek gerekirse; elektrik, telefon, cep telefonu, televizyon, bilgisayar vb. Hepsinin ortak özelliği bir çeşit “hardware” ürün olmaları ve yaşamlarımızın vazgeçilmez öğeleri haline gelmeleri. Aldığımız nefes kadar bizle beraberler ve onlarsız bir dünya bizleri korkuya sürüklüyor. Yokluklarından doğan fobilerimiz bile var.

Diğer bir özellikleri ise, her biri hayatımıza girdiğinde bize yeni şeyleri öğrettiler.

İnsanoğlu, hayatına elektriği kabul ettiğinde evinde mum olmadan da yaşayabileceğini öğrendi; herhangi bir aksiyon almadan yaşam standardının stabil kalması. Telefon geldiğinde uzakta olmanın ne demek olduğunu unuttu; dünyayı küçültebilmesi. Televizyon evlere girdiğinde, evde diğer bulunanlarla iletişim kurmadan da oyalanabileceğini öğrendi; kendi kendine yetebilmesi.

21. Yüzyılın en önemli buluşlarından birisi de sosyal medya. Diğer buluşlardan en büyük farkı artık buluşların “soft” olabileceğini anlamamızla başlıyor. Hem offline hem de online hayatlarını kuran insanlar, offline’da yapamadıklarını online’da yaparak kendilerini tatmin etmeye de başladılar. Fakat bana göre sosyal medyanın bizlere öğrettiği en büyük şey “önemli olduğumuzu” öğretmesiydi. Artık sadece televizyonlarda gördüğümüz, radyolarda dinlediğimiz kişiler önemli olmaktan çıktı. Biz, salt vatandaş, önemliydik ve yapabileceklerimiz sınırsızdı. Bunu öğrenerek neler yaptık?

Eşitlendik. Güç dengeleri değişti. Monologlar diyaloglara, diyaloglar ise grup konuşmalarına dönüştü. Önce nickname’lerle oluşturduğumuz sanal hayatımız, gerçek isimlerimizi kullanmaya teşvik etti çünkü gerçek hayatımızda bulamadığımız adaletli ortamı gerçek kendimize yaşatmaya karar verdik.

Böylece egomuzu büyüttük. Aldığımız like’lar, gördüğümüz favoritelemeler kadar egomuzu büyüttük.

Sonra bu eşitlemenin de dengesini bozmaya başladık ve sanal dünyadan yarattığımız ünlüleri gerçek dünyaya yönlendirmeye başladık. Bu hoşumuza gitti çünkü hala “birşeyler ifade edebilme” ihtimalimiz vardı.

Kısacası, sosyal medya ile birlikte, yapımcılara, editörlere, yayınevlerine, televizyon kanallarına ihtiyacımız kalmadı. İşlevine inanmadığımız sektörleri yok ettik ve yenilerini oluşturduk.

Kontrolü elimize aldık. En başta bahsettiğim buluşlar önemini yitirdi ve artık sadece araç konumuna geçti. Zaten hiçbir zaman birşey vaad edememişlerdi -en azından sosyal medya kadar.

Şimdi, bunları okurken bize çok enteresan gelmese de kaçımız oturduğumuz kanepelerde ünlenebileceğini, sesini duyurabileceğini düşünebilirdi ki?