Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Ipek Alkan

10 seneye yakın süredir; farklı sektörlerde faal olan (havayolu, perakende, enerji, kağıt vb.) firmaların yaşadığı problem ve ihtiyaçlara uygun çözümler geliştirip yönetiminde de aktif rol alan; öncelikli olarak Pazarlama, Stratejik Planlama ve Uygulama konularında danışman.

1st Marketing artık Mitokondrim!

Herkese merhaba,

Bloguma gösterilen yoğun ilgi beni gerçekten de çok memnun ediyor.
Günler geçtikçe, fark ettiğim en büyük değişim ise, sadece “pazarlama” değil, “genel” konular hakkında da sizlerle düşüncelerimi paylaşıyor olmam.

Bu sebeple, blogumun yeni ismini sizlerle tanıştırmak istiyorum; Mitokondrim!

Mitokondri, biyolojiden bildiğimiz, hücre içerisinde enerjiyi üreten organel oluyor. :)
Blogumunu tamamen “Düşünce üreten hücre” kıvamına getiriyorum.

Tüm takipçilerime ve okuyucularıma hayırlı olsun. :)

İyi seyirler!

Bir sürü ölüm var

Son günlerde beni sarsan ve yaşam ile ölümün ince çizgisini hatırlatan iki ölüm gerçekleşti; Yetenek Dehası Robin Williams ve Büyük Başkan Süleyman Seba. İşlerinde çok başarılı olmalarının yanında, tiyatroya olan ilgim ve Beşiktaş’a olan aşkımla, ölümlerinin etkisi daha da uzun soluklu oluyor.

İnsanların Instagram’da, Facebook’ta veya diğer mecralardaki paylaşımlarına bakıp kalbim paramparça olurken, bir anda bir şimşek çaktı. -Metafor olarak tabii ki.-

Yanlış ifade etmekten korkarak, keşfimi/ hissimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ölümler unutulmaz fakat zaman alışmamızı sağlar.
Ölümle ilk karşılaştığımızda yaşadığımız acı ve şaşkınlık ağırdır. Hava üstümüze çöker, duvarlar sıkıştırmaya başlar. Öyledir ki, bir an gelir gözyaşlarımız biter.

Ölümden daha ağır olan şey ise; giden kişinin yerine hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin konulamayacak oluşudur. Herkes kendi yolunda tektir ve ayrıdır. Kabul. Amma velakin giden kişinin takibinde olan birisini görememek daha da korkutucudur. İşte benim de Seba’nın ve Williams’ın ölümünde hissettiğim his budur. Hissim, bir rengin kaybolması gibi, keşfedilen bir icadın yok olması gibi bir şey.

Bu ölümler bana yeni nesil olarak bizlerin, “amaçsız”, “tüketen” ve dünyaya birşey bırakmak yerine birşey almak üzerine kurgulanmış robotlar olduğumuzu hatırlatıyor. Ne yazıktır ki, bizden sonraki neslin böyle yas tutabileceği insanlar şu anki nesilde yok denecek kadar az. Yanlış anlaşılma olmasın, sadece Türkiye’den bahsetmiyorum, kastım tüm dünya.

Seba ve Williams gibi insanların ölümleri beni uyandırmıştır. Bir sonraki nesile böyle ölümler bırakabilmeniz için sizlerin de uyanmanız dileğiyle.

Çocuklarınızı nasıl eğitmelisiniz?

Dijital dünyanın getirdikleri sadece günlük yaşamımızı etkilemedi ayrıca süregelen sistemde de büyük değişikliklere sebep oldu. Bunlardan en büyüğü ise eğitime oldu ve oluyor. Yaşanan farklılıklar doyum noktasına tam ulaşmamış olsa da yavaş yavaş herşeyi etkisi altına alıyor.

Hatırlıyorum. Ben ilkokula gidiyorken, ödevlerimizin birçoğu ansiklopediden araştırmalarla ilgili olurdu. Öğretmenimiz bir konu verirdi ve evimizde sıra sıra dizilmiş ansiklopedilerde bulup konuyla ilgili araştırma yapardık. Şimdi o ansiklopedilere ne oldu bilmiyorum. Hatta en son ne zaman bir ansiklopedi gördüm ondan da pek emin değilim.

Zira artık Google var.

Bir masada arkadaşlarımızla konuşurken bir konu hakkında emin olamadığımızda ilk olarak yaptığımız şey elimize telefonlarımızı alıp Google’a sormak oluyor. Önümüze onlarca kaynaktan binlerce sonuç çıkabiliyor. 3-5 tanesini okuyup, sağlama yapıp, doğru sonuca ulaşıyoruz. Çocuklarda da durum buna benzer olarak ilerliyor. Artık bir konu hakkında bir bilgiye ulaşmak ve bunun özetini çıkartmak için gerekli olan malzemeler; bilgisayar ve yazıcı. Saatlerce uğraşmaya da gerek yok. Buluyorlar, gerekli alanları kopyalayıp yapıştırıyorlar ve yazdırıyorlar; hop! ödev hazır!

Peki, bilgiye ulaşmak bu kadar kolay ise eğitime ne gerek var?

Şimdiki çocuklar için eğitimin amacı bize olduğundan farklı olmalı. Bizler için bu ödevler, ilgili konuyu öğrenmemiz ve doğru bilgiyi sentezleyebilmemiz için vardı. Şu anda bilgiler doğru ya da yanlış bir biçimde sentezlenmiş halde ulaşılabilir konumda.
Yeni jenerasyon için bu ödevlerin amacı “araştırma şevkini” ateşlemek ve “doğru ile yanlışı ayırt edebilmek için kasları geliştirmek” olmalı. Bir bilginin kolay ulaşılabilir olması, basit ve değersiz algısını uyandırıyor. Üstüne üstlük hafızada tutmak yerine 1-2 saniye içerisinde tekrar bakarım diyerek de beyinleri de tembelliğe alıştırıyor.

Sonuç olarak, var olan eğitim sistemi artık alışılmış amaçlardan kurtulmalıdır. Amacı; meraklı ve sorgulayan gençler yaratmak olmalıdır. Artık her birimiz bilgiye eşit mesafede uzağız fakat “öğrenme isteği” ve “doğruyu algılayabilme hali” bizleri ve çocuklarımızı farklılaştıracak olan en temel unsurlardır.

Yazarın notu: Ey ebeveynler, bırakın çocuklarınız kendileri araştırsın, kendileri doğru yolu bulsun. Ey öğretmenler, çocukların getirdiği bilgiden ne kadar emin olduklarına değil, bilgi havuzundan ne kadar yararlandıklarına odaklanın!

Şirketlerdeki en büyük problem: Takımsızlık

Birçok firmayla konuştuğumuzda yaşanan en büyük sıkıntının “takım” olarak hareket edilememesi olduğunu görüyorum. Firmalar öyle ya da böyle bir hedef oluşturuyorlar -ki bunların ne kadar sağlıksız olduğu ile ilgili ayrıca bir yazı paylaşıyor olacağım- ve bu hedef doğrultusunda tüm şirketin buna odaklanmasını istiyorlar. Haklılar. Zira takım olamamak şirketlere hem zaman hem de para kaybettiriyor. Doğa bile herşeyin grupça yapılması gerektiğinin altını çiziyor.
Örnek: marabuntalar. Kendilerinin diğer adı Güney Amerika karıncaları, küçücük olmalarına rağmen binlercesi birlik olup kocaman avları avlıyor ve yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir belgeseli ekibinize izletmenizi tavsiye ederim.

Peki, biz insanlar neden bu düzene karşı gelmeye başladık? Bugüne kadar bu tarz problemlerle karşılaşmayan kuruluşlar için ne değişti de artık insan kaynaklarındaki fragmantasyondan rahatsızlık duyuyorlar?

Yaşıyor olduğumuz devre; Dijital Devrim deniyor fakat ben Kişisel Devrim diyorum. Dijitalleşme, “kişiselleşme” için kullanıyor olduğumuz bir araç sadece. Etrafınıza bir bakın, Instagram’da size verilen mesaj “iyi bir fotoğrafçı olabileceğiniz”, WordPress’te “iyi bir köşe yazarı olabileceğiniz”, Facebook’ta “ilgi çekici olabileceğiniz”, YouTube’da “iyi bir yönetmen/şarkıcı/oyuncu olabileceğiniz”. Dünyanın şu anda verdiği en büyük mesaj ise; “Tek bir cihazla size ait ve sizden başka kimseye ihtiyaç duymadığınız kişisel bir devrim yaratabileceğiniz”.

Hop, sabah oldu, uyandınız, ofisinize girdiğiniz an her yerde şu mesajları görmeye başlıyorsunuz; “Birlikte yapabiliriz!”, “Hep beraber daha güçlüyüz!”. Sonra patronunuz takım çalışmasının öneminden bahsedip duruyor.

Yaşadığımız bu ikilemi, bir sıcak bir soğuk duşa girmek gibi görüyorum. Vücut en sonunda afallıyor ve her ikisinin de gerçekliğinden uzaklaşıyor. Şu an bizlerin de şirketlerin de yaşıyor olduğu budur.

Çözüm, kişisel gelişimi destekleyerek, benzer yeteneklerdeki kişilerden takımları oluşturup, büyük gruba varmaktan geçiyor. İşin acı tarafı, bunu fark eden Amerikan şirketler aradaki boşluğu kapatmak için 10 sene öncesinden işe koyulmuşken, Türk şirketlerin %95’i hala bazı şeyleri dikte ederek çözebileceğine inanıyor.

Çözülmez arkadaşım. Çözüyorsun sanıyorsun biliyorum da, sen arkanı döndüğünde o çalışanının aklı başka yerde oluyor. Seni terk etti bile, sadece bedeni o bilgisayarın başında.

Görev Tanımınız nedir?

Kapitalist dünyanın getirdiği birçok şeyi bir yana bırakalım, hayatımızdaki en büyük değişikliği “az kaynak, çok çıktı” dediklerinde yaptı. Bu yaklaşımla beraber kariyer sitelerinde bahsedilen görev tanımı da yalancı bir söylem haline geldi. Zaten bir tanımda “esnek saatler”den bahsediliyorsa anlamak gerek ki o işin biteceği yok.

Geçtiğimiz günlerde, sohbetlerimizde geçen konu; görev tanımıydı. Bir iş günü içerisinde, size söylenen görev tanımının çok dışında olan kaç tane işi yapıyorsunuz? Ya da görevinizin tam olarak ne olduğunu kaç kez sorguluyorsunuz?

Tüm bunlara cevap verirken öncelikle bulunduğunuz firmadaki asli amacınızın ne olduğunu anlamanız gerekir. Bu amaç ikiye ayrılacaktır; kişisel amaç ve kurumsal amaç. Kişisel amaç, çalışmak için mi yaşıyorsunuz yoksa yaşamak için mi çalışıyorsunuz’un cevabına göre değişecektir. Fakat, kurumsal amaç üstlerinizin büyük resmi size gösterdiği kadarıyla şekillenecektir. İkisinin de ortak buluştuğu bir nokta yok ise yaptığınız çoğu iş size angarya gelecek ve motivasyonunuz düşecektir.

Kapitalistler, az kaynak, çok çıktı derken bir yandan da efektif çalışmayı öne sürüyordu amma velakin dünyayı bir ikileme sürüklediklerinin farkında değillerdi.

Bilinçsiz yöneticiler ikisini birleştirerek herkesin her işi yapması gerektiği kanısına vardılar. Bu durum, firmanın maddi anlamda karda olmasını sağlarken, aslında çalışanı sömüren ve mutsuzluk kaynağı bir yapıyı da yaratmış oldu. Sorumluluklar fragmente oldu ve iş çok daha zor çıkmaya başladı.

Bunu fark eden bazı firmalar, yeni organizasyonel modeller geliştirdiler. Örneğin; Zappos. Modelin adı holacracy Hiyerarşik yapının ve belirli görev tanımlarının yerine tüm ekibin tek bir amaca doğru koştuğu bu model şu an deneme aşamasında. Ne kadar başarılı olacağı tartışılır. Zira insanları mutlu kılabilmek için belirli sistemlere ihtiyacın olduğuna inanlardanım. Fakat unutmamak gerekir ki sistem kisvesi altında, çalışanların zamanı ve enerjisini aslında sorumlu olmadıkları veya olmamaları gereken işlerle alıkoymak bir insana yapılabilecek en kötü şeylerden birisi. Günün sonunda kişinin uzmanlaşmak istediği alandaki zamanını çalıp, başkasının uzmanlığındaki işe ortak etmeye çalışıyorlar.

Soru şu olmalı; bir çalışanı her işe koşturursanız gerçekten yapması gereken işte efektif olmasını nasıl beklersiniz? Ya aklınızda bir plan olmadığı için bu labirente giriyorsunuz veya bir mucize bekliyorsunuz.

Uzun lafın kısası; efektif olmak çağımızın en büyük gereksinimi ve bunu sağlamak için en önemli şeylerden birisi de doğru oryantasyon ve doğru tanım. Bu olmadığında deli danalar gibi herşeye koşan bir ekibiniz olur fakat sonuç elle tutulur olmaz.