Markalar Anneler Gününüzü kutluyor!

Anneler Günü yaklaştıkça markaların konu hakkındaki iletişimleri yoğunlaşmaya başladı. Bazı markalar televizyon reklamlarında geri sayım yaparken, bazıları da sosyal medyada küçük küçük aktivitelere başladı.

Tüm bunların yanında İstanbul’un lüks alışveriş merkezlerinden İstinye Park daha çok “guerilla marketing” olarak adlandırabileceğimiz bir stratejiyle konuya yaklaşmış. Viral olarak kullanılmak üzere hazırladıkları videoyu Youtube’da ve kendisine ait sosyal medya kanallarında paylaşan İstinye Park’ın konsepti Size kim en iyi bakar? Sorunun cevabı aşikar: Anneniz. Fakat, İstinye Park, bu sorunun cevabını gelen ziyaretçilerine aksiyonlarıyla göstermeye çalışmış. İnce bir gömlekle gelenlerin peşinden koşarak hırka koymaya çalışmalar, yemeğini tam bitirmeden hesabı ödeyenlerin peşinden koşup tabaklarındakini yedirmeye kalkışmalar vesaire vesaire. Anlamayan gözlerle bakan ziyaretçilerine de yapılanların amacını özetleyen manidar bir kart vermişler. Fikrin içinde bir nevi yarım flash-mob, prodüksiyon, konsept ve biraz da viral, guerilla bulunuyor. Bir sürü şeyi kapsaması sebebiyle, çok başarılı bir fikir gibi görünse de hem pozitif hem de negatif yönleri var.

Öncelikle fikri getiren ajansı veya markanın kendisini, farklı bir şey yaptıkları için tebrik ediyorum. Bir yerden çalındığını düşünmüyorum, zira çocuğunun peşinden koşan anne kültürü bize has birşey. Türk markasının Türk’e özgü bir proje yapması da bu işin en pozitif yanı. Sonuç itibariyle insanların yüzündeki gülümsemenin en büyük sebebi de bu.

Öte yandan, bu gülümsemelerin oranını merak ediyorum. Yaptığınız ve yapacağınız kampanya/ proje/ etkinliklerde hedef kitleye ve marka vaadinize uygunluğu her zaman göz önüne almanız gerekir. İstinye Park, hem üst, hem orta hem de düşük gelirli kişilere sunduğu mağaza ve restoran bolluğuyla genel konseptli bir alışveriş merkezi. Ama ünlüleri gazetelere servis ederek çizmeye çalıştığı imaj “lüks konsepti” olabiliyor. Böylece white collar dediğimiz hedef kitleyi de kendisine çekebiliyor. Bu tip ziyaretçilerin, kişisel alanlarına bu kadar çok girilerek yapılacak herhangi bir aktivite risk teşkil eder. Kaldı ki, videodaki İstinyePark temsilcilerinin hal ve tavırları çok çocukça ve dalga geçmekle geçmemek arasında gidip geliyor, bu da herkes için sevimli olmayacaktır. Şu an satınalmanın kralı olarak görülen Y Jenerasyonunun özellikle samimiyetsiz tutumlardan kaçındığını tekrar hatırlatmak isterim.

Projenin eksik kalan bir ayağının ise çok sessiz kalmış olması olduğunu düşünüyorum.
Birincisi; teke tek hırka giydirmeler, yemek yedirmeler, çok az kişiyi kapsadığı için ve çok kısa sürdüğü için, etraftakilerin de akıllı telefonlarıyla çekebileceği, kullanıcı kaynaklı içerik yaratabileceği bir ortamı yok etmiş. Bu da dolayısıyla, etki alanını, offline’da daraltmış.
İkincisi; hadi offline’da istediğin etkiyi yaratamadın. Online’da bağırılması ve bir hikayeye oturtarak annelere özel birşeyler verilmesi gerekirdi. İlgi yaratılması gerekirdi. Biz yaptık oldu şeklinde videonun boş boş paylaşılması hem duyurusunu zorlaştırır hem de verilen paraya yazık olur.

Markaların en büyük hatası, offline’da ya da online’da tek ayaklı düşünüyor olmaları ve ikisini harmanlayacak bir hikayeye oturtmamış olmaları. Merak uyandırmamaları. İzledim ve kapattım. Ne İstinyePark aklımda kaldı ne de izleyen biri olarak bana verdiği bir mesaj oldu. Reklam gibi birşey izledim, sadece. Bana bir aksiyon aldırtmadı, İstinyePark’a gitmem için bir neden oluşturmadı. Veya sosyal medyada markayı takip etmemi sağlamadı. Peki ne yaptı? Tesadüfen izlediysem izledim. O kadar.

Bu arada, videoyu paylaşan Nuri Zaralı’ya da teşekkürler. :)

İşte Video

20130504-154911.jpg

İç iletişim: Güç İçimizde

Türkiye’deki firmalar çalışanlarından 100% performans alabilmek için, farklı şeyler denerler. Çalışma saatlerini uzatırlar, izinlerini kısarlar ve hatta yeni türlü türlü kurallar getirerek korku cumhuriyeti yaratmaya çalışırlar. Böylelikle, baskı altında kalan çalışan, modern köle konumuna gelir ve robot gibi çalışmaya başlar.

İşler Silicon Valley’de bu şekilde yürümüyormuş. En azından, güncel habere göre Yahoo’nun CEOsu Marissa Mayer, ücretli doğum iznini 2 katı uzatarak bize bunu gösterdi.

Bundan birkaç ay önce Yahoo’nun yeni genç CEOsu home office çalışma olanağını kaldırdığı için büyük eleştirilere maruz kalmıştı. Halbuki, daha sonra yaptığı açıklamalarda bunun şu an için şirketin ihtiyacı olduğunu söylemişti.

Şimdiki hamlesi ise, doğum iznini uzatmak oldu. Hem de kendisi sadece 2 hafta kullanmış olmasına rağmen.

Daha sonra Silicon Valley’de bulunan diğer firmaların doğum izin sürelerine baktım. Google, Facebook gibi firmalar hem anne hem de babaya aylarca izin vererek ve hatta firma logolu ürünleri hediye olarak göndererek yeni aile üyelerini kutluyor. Hatta, Yahoo işi abartmış ve aileye katılan yeni ev hayvanları için de hediye paketi gönderecekmiş.

Marissa, kendisi başa geçtikten sonra Yahoo’ya işe girmek için başvurma oranının iki katına çıktığından da söz etmiş.

Bir şirketin, işe başvurma oranı çok önemlidir. Türkiye’deki birçok firma çalışanlarına maaşlarını ve olanaklarını bahşettiğini düşünse de aslında bunun ikili bir oyun olduğunun çoğu zaman farkında değiller. Tamamiyle Türk bir marka olup, çalışanlarının mutluluğunu düşünen bir şirket daha görmedim.

İnsanlardan performans almadan önce mutluluklarını düşünmeniz gereklidir. Zira, performans odaklı kurallar koyduğunuzda, o çalışan sizi ilk fırsatta bırakacaktır. Çünkü iş dünyasında da herşey para değil.

20130501-175308.jpg

Apple’ın düşüşü

Apple’ın en büyük özelliği nedir diye sorsalar, ilk olarak kullanıcı dostu olması derdim. Yani, Apple’ın başarısının en büyük nedeni geliştiriyor olduğu cihazlarda, aplikasyonlarda her zaman kullanıcısını düşünerek hareket etmesi. Peki, Apple bunu her türden “kullanıcısı” için becerebiliyor mu?

İki çeşit kullanıcı vardır:
– Son kullanıcı: B2C
– Ara kullanıcı/ iş ortağı: B2B

B2C kullanıcıları tahmin etmek çok kolay. Ayşe Teyze’den Emre Bey’e kadar herkes.
B2B kullanıcılar ise Apple için aplikasyonlar, programcıklar geliştirenler. Yani, Apple’ın bu cennet dünyasını asıl yaratan kamera arkası kişiler/ kurumlar.

Başta da söylediğim gibi B2C kanadında Apple çok başarılı. Fakat, B2B kanalında işler bambaşka şekilde işliyor.

Öncelikle, Apple için bir aplikasyon geliştirmek isterseniz yapmanız gerekenleri şöyle sıralayalım:

1) Bir Amerikan şirketi ve veritabanı şirketi olan Dun & Bradstreet’e isteseniz de istemeseniz de firmanızla alakalı tüm mahrem bilgileri vermek zorundasınız. Mahrem bilgilerin içerisinde sermaye değerlerinizden tutun, yönetim kurulu üyelerinizin ad-soyadına kadar herşey var. Kısacası Amerika’nın tüm dünyadaki firmaları fişlemesi için büyük bir olanak.

2) Mahrem bilgilerinizi alan Dun&Bradstreet sizi 1 hafta süreyle bekletir ve 8 haneli bir DUNS numarası verir.

3) DUNS numaranızla Apple Developer Program sitesine girersiniz ve başvurunuzu yaparsınız. Burada, Apple’ın D&B veritabanıyla eşleşmesi için 7-14 gün beklersiniz hatta bu şanslıysanız olan işleyiştir. Eğer ki Apple bazı bilgileri sistemine yanlış girdiyse, bunu da yapamazsınız. Apple’a epostalar gönderirsiniz, İrlanda telefonlarını ararsınız, derdinizi anlatırsınız da anlatırsınız.

Tüm bunlar peki bedava mı?
Hayır.

DUNS numarası almak 190TL+KDV. Apple’a başvurmak yıllık 100 $.

Sonra üstüne aplikasyonunuzun Apple tarafından kabul edilmesini beklersiniz.

Tüm bu proses işkence değildir de nedir? Ulaşacak insan yok, sorunu çözen sistem yok ve herşeyin üstüne zorla bilgilerinizi verdiğiniz 3. bir şirket var.

Apple, sektördeki gücünü kötüye kullanıyor ve buna dur diyebilecek bir şirket yok. Çünkü, B2C’den aldıkları güçleriyle, tekel durumlarını koruyup kendileriyle birlik içinde olmaya çalışanları hayattan bezdiriyorlar.

Bu böyle devam eder mi? Hiç sanmıyorum. Elbet her yükselişin bir düşüşü vardır.

20130428-234712.jpg

Laptop’ın önünde nasıl oturmalısınız?

Birkaç zamandır dikkat ediyorum, eskiden nasıl spor yapmamız gerektiğini anlatan dergiler, gazeteler, artık bir yandan da bilgisayarın önünde nasıl oturacağımız konusunda bilgi vermeye başladı. Özellikle bel ve boyun ağrılarının sebebinin yoğun hareketsizlik olduğunu hep bildiğimiz halde, artık en iyi nasıl hareketsiz durururuz bunun hesabını yapmaya başladık.

Sosyal medyaydı, iş dünyasıydı, epostalardı derken hep bilgisayarlar, cihazlar önündeyiz ve bundan da bir kaçış yolu bulamadık. Ne kadar çok mobilleştiğimizi söylesek de, işimizi gücümüzü daha bu küçücük aletlerle yapmaya alışamadık. Kaldı ki alışmış olsak bile hep mobil cihazlara bakmaya çalışan gözlerimiz ve boynumuzun da canını çıkartıyoruz.

Ben tüm bunları düşünürken, karşıma Vodafone İspanya’nın 2011 senesinde hazırlamış olduğu bir video çıkageldi. Açıkçası videonun Vodafone tarafından yapıldığını en sonunda anladım. Verdiği bilgi, kullandığı görsellerle tamamen tarafsız ve öğretici bir videoydu. Hatta üstüne üstlük, yarım saat bilgisayar, yarım saat bisiklet diye bir mesajla sonlandırmasıyla, tamamen bir kamu spotu sandım. Ama değilmiş. (Evet videonun kenarında küçük bir Vodafone amblemli modem var ama dikkat bile etmiyorsunuz. :))

Teknoloji devi Vodafone, kullanıcısı olsun ya da olmasın, kalbine vicdanını koyup, bizlerin bilgisayar önünde evde/işte veya seyahat ederken nasıl oturmamız gerektiğini anlatan bir video hazırlamış.

Markaların kendi egolarından sıyrılıp, yaptıkları işin yan etkileriyle ilgili yardımcı olmaya çalışmalarına hep saygıyla yaklaşmışımdır. Bunun da bir çeşit pazarlama aktivitesi olduğunu bilsem de hiç yapmamaktan iyidir diye düşünüyorum. Zira ben Vodafone kullanıcısı değilim ama şimdi videoyu gönül rahatlığı ve koskoca bir aferinle paylaşıyorum. :)

Sonra da düşünüyorum. Bundan 3 sene önce İspanyollar böyle güzel bir harekette bulunmuşlar da, bizim Türk Vodafone’cuların aklı neredeymiş? Sonunda direkt karı etkileyen işler olmayınca ilerlemek hala bu kadar mı zor?

Vodafone sunar: Bilgisayar önünde nasıl otursak?

20130422-222300.jpg

Vine: zamanımız kısıtlı

Zaman darlığı yaşadığımız bu yüzyılda herşeyimiz koşuşturmaca içerisinde geçiyor ve yine de hiçbir şeye yetişemiyoruz. Bir konu hakkında bilgi almak için mobil cihazlarımızda google’a hemen yazıp hemen öğrenmeye çalışıp işimizi bitiriyoruz. Öyle ki bazen wikipedia’da hızlıca okuyoruz ve bulduğumuz bilgiyi başka bir kaynakla kontrol dahi etmiyoruz. Bu, hem Google’ın sıraladığı arama sonuçlarına güvenimizi hem de o çok değerli zamanımızı daha da harcamak istemememizden kaynaklanıyor.

Bu sebeple, herşeyin daha hızlı ulaşılabilir olması için tüm sektörler uğraşıyor.

Daha hızlı internet için: 3G, 4G, Fibernet.
Daha hızlı bilgiye ulaşabilmek için: Summly, Wikipedia.
Daha hızlı alışveriş için: Eticaret siteleri, gibi.

Bu zamana kadar daha hızlı video için bir çözümümüz yoktu, ta ki Vine çıkagelene kadar.

Vine ilk yayılmaya başladığında, 6 saniyelik videolarla kullanıcıların ne kadar mesajı barındırabileceklerine akıl sır ermemişti. Ben de dahil olmak üzere, bazılarımıza mantıksız bile gelmişti. Vine’ın bu kadar ses getirmesinin, sahibinin Twitter olmasına bağlanmıştı ve bağlanıyor.

Bu kesinlikle bir etken.

Fakat kendime dönüp bir baktım. Bundan birkaç sene önceye kadar Youtube’da bir videoyu izlemek için konunun çekiciliği benim için yeterli bir sebepti. Ne var ki, bu aralar videoları izlemeden önce videonun uzunluğuna bakmaya başladığımı fark ettim. 1 dakikadan uzun olan videoları izlemiyordum ve izlemeye başlarsam da sıkılmaya başlıyordum.

Vine’ın da buna bir merhem olduğunu düşünebiliriz. Hızlanan ve küçülen zamanlarımızda değil 60 saniye, 15 saniye bile harcamak istemiyoruz. 6 saniyelik bir videoyu ise hepimiz izleyebiliriz. Twitter’da yapılan son araştırmalarda 40 karaktere kadar olan tweetlerin daha çok okunduğuna dair sonuçlar da çıktı.

Sonuç olarak, zamanın kullanıcısına birşeyler anlatmak için artık 6 saniyeniz var diyebiliriz. 6 saniyede bir oyunun kuralını anlattınız anlattınız ya da markanızı gösterdiniz gösterdiniz yoksa uzun uzun hikayelerle uğraşmanız sizler için de zaman kaybından başka birşey olmayacaktır. Altına birşey mi yazacaksınız? Maksimum 40 karakteriniz var. Paragrafları kullanmaya başladığınız an kullanıcıyı kaybettiğinizden emin olabilirsiniz.

Basit ve hızlı olun. Çünkü hiçbir hikayeniz kullanıcının 6 saniyesinden daha değerli değil.

Nasıl anlatacağız ki diyorsanız alın size çok güzel bir örnek! This is Vine-telling! From FCUK!

FCUK in Vine

20130421-235108.jpg