Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Ipek Alkan

10 seneye yakın süredir; farklı sektörlerde faal olan (havayolu, perakende, enerji, kağıt vb.) firmaların yaşadığı problem ve ihtiyaçlara uygun çözümler geliştirip yönetiminde de aktif rol alan; öncelikli olarak Pazarlama, Stratejik Planlama ve Uygulama konularında danışman.

Türkiye’de e-ticaret = #isyan

Reklamcı değilim. Amma velakin bu aralar televizyonda gördüğüm iki reklam yüzümde gülümsemeye yol açıyor. Öyle ki, reklam izlemekten nefret eden ve bir nevi iş sebebiyle izleyen ben, bu iki reklamı bayıla bayıla, yüzümde tebessümle izliyorum.

Hangi reklamlar?

n11.com’dan #isyan

Bir diğeri ise; sahibinden.com’dan #muhtemelenyoktur

Sonra fark ettim ki bu iki başarılı reklamda çok fazla ortak nokta bulunuyor.

Öncelikle, her ikisi de bir e-commerce sitesine ait. Gün geçtikçe e-commerce sitelerine ait reklamları televizyonlarda pek görür olduk. Birkaç yıl öncesine kadar hepsi sadece online mecralarda kendilerini duyurmaya çalışıyorken şimdi her alanı kullanıyorlar. Neden? Şöyle bir akıl yürütelim, beraberce! Sina Afra tarafından hazırlanan TÜSİAD’ın E-ticaret Raporu’nda belirtilene göre bir ülke eticarette 4 fazdan geçiyor. (Raporun yayımlanma tarihi Haziran 2014, bu sebeple yakın zamanda bahsettiğimizi söyleyebiliriz.)

IMG_0344.PNG

Görüldüğü üzere, Türkiye şu an 4. faza geçme evresinde. Bu geçişte, ülkemizde eksikliği bulunan 2 önemli konudan bahsediliyor; “algı sorunu” ve “altyapı eksikliği”. Altyapı eksikliği, yeni gelen nesil, ülkeye ve projelere olan yatırımlar ve Telco firmalarının itiş gücüyle yavaş yavaş toparlanıyor.
Fakat algı yönetiminin daha gidecek çok yolu var. Zira, raporda da bahsedildiği gibi özellikle kredi kartı kullanımının çok yüksek olduğu ülkemizde, e-ticaret için gerekli “malzemeler” olmasına karşın algıda e-ticarete güven az.

Peki, bunu değiştirmek için neye saldırırsınız? Türkiye gibi televizyonun bu kadar çok izlendiği bir alanda ilk başvuracağınız mecra da tabii ki orası olacaktır! Hele ki genç kafasıyla yapılırsa, değmeyin keyfine.

Bahsettiğim iki reklamın diğer bir ortak özelliği ise; “online” alışkanlıkları “offline” ile bağdaştırmış olması. Ne demek istiyorum? Sahibinden.com’un reklamında birkaç saniye bir tablet görüyoruz, n11.com’da ise hiçbir cihazı görmüyoruz! Bir e-ticaret sitesi reklamında dijitalden neden bu kadar uzağız? Çünkü, dijital dünyaya alışkın olmayan kullanıcıya “tanıdık duygularla” ulaşmaktan daha akıllıcı ne olabilir?!

Üçüncü ve en güzel özellik ise, gülümsetmesi! Oh be arkadaş! Çoğu reklam, vicdanımıza, kalbimizin cız etmesine o kadar çok oynamış ki, hem dizilerde hem reklamlarda gözlerin dolmasından fenalıklar geçiriyordum. Sütaş reklamında bile yavru ineğin hikayesine içimiz gidiyordu! Bir markanın verebileceği en güzel mesaj mutlu ka-fa-dır!

İyi iş. :)

Mehmet Pişkin’in ardından

Bu aralar binlerce kişinin tanıştığı bir adam var; Mehmet Pişkin. Kendisiyle görüşmemiz yaklaşık 14 dakika sürdü. Hep o anlattı da hepimiz ilk kez dinledik, konuşmadık ve lafını kesmedik. Düşünüyorum da uzun zaman olmuş söz kesmeden dinleyeli. Bir insanın söyleyeceklerine odaklanmak ve karşındakini anlamaya çalışmak için uğraşmak ne kadar da kolay ve bir o kadar da zormuş dedim kendi kendime.

Ama kısa sürdü.

Mehmet, 14. Dakikanın sonunda sigarasını söndürdü ve hem muhabbetimize hem de yaşamına son verdi.

Videosunu izlediğim andan itibaren kendisini düşünüyorum. Kendisinin Facebook sayfasındaki fotoğraflarına baktım, yaşamından bu noktaya nasıl vardığını da anlamlandırmaya çalıştım. Bir de neden bu kadar içime oturdu diye sorguladım kendimi.

Sonra anladım.

Mehmet birçoğumuz ve birçoğunuz gibi, eğitimli, belirli bir yaşam standardı ve çevresi olan, yaşamı az çok bizlere benzeyen bir kişiydi. Kendimizin veya etrafımızdaki insanların bu noktaya gelebileceğini fark etmek şok etti.

Neden mi?

En kolayından söz edelim. Sosyal medya kanallarına girdiğimizde çevremizdeki insanların eğlenirken, aşırı mutlu ve aşırı sükse ettikleri anların fotoğraflarını görüp duruyoruz. Hatta, öyle ki herkes bir yarışa girip kim daha iyi eğleniyor, kim daha etkileyici yarışlarına giriyor. Değil ki gerçekten etrafımızdakilerin nasıl hissettiğini anlamaya çalışmak, kendimizin bile gerçekten ne hissettiğini düşünmüyoruz. Dinlemiyoruz.

Dinlemek zor geldi bence. Bir de ilk kez sosyal medyada viral olarak gerçek bir duygu görmek.

Gücünü duyguya harca ey okuyucum. Etrafında olanlardan sen de sorumlusun.

Bi’log arası: İpek Dinç

Birçok söyleşi okuyoruz. Amma velakin sektörlerinde başarılı olan liderlerin birçoğu aynılaşmaya başladı. Hep aynı firmaların ezberlenmiş mesajlarını dinliyor duruyoruz. Buna bir dur demek gerek!
Artık Mitokondrim’de yaptığı işte başarılı olan gizli kahramanları zaman zaman konuk ediyor olacağım.

İlk konuğum, 20 seneyi aşkın süredir dostum olan ve Caz Müziğinde başarılarla dolu bir kariyeri olan İpek Dinç Yüce. Kendisine nacizane birkaç soru sordum. İyi okumalar!

IMG_0340.PNG

İpek Alkan: Kendini biraz okuyucularıma tanıtır mısın?

İpek Dinç Yüce: Ben İpek Dinç Yüce. İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü mezunuyum. Ancak 9 senedir profesyonel olarak caz vokalistliği yapıyorum. 2006 senesinde katıldığım İstanbul Caz Festivali – Genç Caz yarışmasını kazanarak grubumla caz festivali kapsamında konser verdim. 2009 senesinde Nardis Jazz Club – Genç Caz Vokal yarışmasını kazanarak Estonya’nın Tallinn şehrinde düzenlenen Nomme Caz Festivali yarışmasına katılma hakkı kazandım. Orada Türkiye’yi temsilen 3. seçildim ve pek çok festivalden davet aldım. Bunu takiben yine 2009 senesinde Pori Caz Festivali, Oslo Caz Festivali ve Riga Caz Festivalleri’nde konserler verdim, Litvanya’nın Klaipeda şehrinde düzenlenen Jazz Voices yarışmasına katılma hakkı kazandım. Yine 2009 senesinde başlamak üzere 3 sene boyunca The Marmara Otel’de Şevket Uğurluer ile çalışma fırsatı yakaladım. Günümüze dek Önder Focan, Selçuk Sun, Şenova Ülker, Yahya Dai, Neşet Ruacan gibi değerli müzisyenlerle çalıştım, çalışmaya devam ediyorum. 2005 senesinden beri çeşitli mekanlarda düzenli olarak konserlerim ve programlarım devam etmekte.

İpek Alkan: Kariyerinde dönüm noktası olarak gördüğün anı anlatır mısın?

İpek Dinç Yüce: Sanırım benim için iki dönüm noktası var ve ikisi de Türkiye’nin en önemli müzisyenlerinden ikisi ile alakalı. Birincisi 2005 senesinde İlham Gencer ile tanışmam. Müzik hayatına adım atmama ve bu küçük camiada tanıdığım herkesle tanışmama vesile olan isimdir İlham Bey. Onun sayesinde yukarıda bahsettiğim yarışmalara katıldım ve şu an bulunduğum yerdeyim. İkincisi ise, 2009 senesinde Şevket Uğurluer’den gelen bir teklif üzerine kendisi ve grubuyla The Marmara Otel’de müzik yapmaya başlamamdır. Bu noktaya dek müziğin benim için bir hobi olduğunu ve meslek olarak yapmayacağımı söylemiştim hep, fakat bu iş hayatımı değiştirdi diyebilirim ve tam zamanlı bir müzisyen olarak çalışmaya başladım.

İpek Alkan: Sence, Türkiye’de caz müziğinin dinleyici hedef kitlesi kimler?

İpek Dinç Yüce: Caz müziği, aslında kökeninin olduğu Amerika başta olmak üzere icra edildiği pek çok ülkede her kesime, özellikle de öğrenci ve genç kesime hitap ediyor. Türkiye’de ise son zamanlara kadar daha çok belli bir yaşın üzerindeki elit kesime hitap ediyordu. Ancak artan caz festivalleri ve caz müziğinin dünyadaki popülerliğinin de artmasıyla birlikte biz de ülkemizde caz müziğine ilginin arttığını görüyoruz ve bence bu çok mutluluk verici bir gelişme.

İpek Alkan: Hedef kitlesinin kısıtlı kaldığını düşünüyor musun? Neden?

İpek Dinç Yüce: Yaşadığımız ülke itibariyle ister istemez caz müziği Türkiye’de kısıtlı kalıyor bence çünkü hala “caz” dendiğinde “O dediğiniz nasıl bir şey” diye soran, konuyla ilgili hiçbir fikri olmayan veya “Caz beni uyutuyor” şeklinde önyargılara sahip çok insan olduğunu görüyoruz. Halbuki cazın çok değişik tarzları var ve bazıları inanın uyumanıza asla izin vermez. Ben bunun bizim geleneklerimizle ilgili olduğunu düşünüyorum çünkü caz müziği bizim toprakların müziği değil ve bizim insanımıza uzak. Ama tanıdıkça seven ve içine girince nasıl bir derya olduğunu görüp bırakamayan da çok insan var. Caz müziğinin yukarıda bahsetttiğim sebeplerden dolayı kısıtlı kalması sonucu maalesef Türkiye’de bu tarzı icra edebileceğiniz veya dinleyebileceğiniz çok mekan da yok. Konunun öncülerinden Nardis Jazz Club ile birlikte bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar mekan, bence İstanbul gibi bir metropol için çok az. Umarım ileride bunun da değiştiğini ve hem biz müzisyenlere hem de siz dinleyicilere yeni mekanların kazandırıldığını görürüz.

İpek Alkan: İşinde başarı kriterin nedir?

İpek Dinç Yüce: Benim için en önemli başarı kriteri, dinleyicilerimin performans sonunda mutlu ayrılmalarıdır. Eğer beni dinlemeye gelmiş müzik severlere güzel saatler geçirtebilmişsem kendimi başarılı sayarım. Ayrıca caz müziği özgürlüklere çok açık bir tarz. Bir şarkıyı her seferinde bir önceki seferden farklı icra ediyorsunuz. Sahnedeyken de çalıştığımız müzisyenlerle uyum sağlayıp birlikte yepyeni birşeyler ortaya çıkarmak da işin en keyifli tarafı bence.

İpek Alkan: Caz müziğinin tanıtımı ve pazarlamasını sence Türkiye’de kimler yapıyor?

İpek Dinç Yüce: Türkiye’de caz müziğinin en önemli tanıtımı ve pazarlaması, başta bu müziği icra eden müzisyenlerle birlikte Zuhal Focan, Sevin Okyay, Tunçel Gülsoy gibi bu işi gerçekten çok seven ve bu işe gönül vermiş insanlar tarafından yapılıyor. Caz sevenler bu noktada http://www.cazkolik.net adresine bir göz atsınlar derim. Ancak büyük bazı markalar ve isimler de yine caz müziğine besledikleri sevgi ile senelerdir hem sponsorluk, hem festival düzenlemeleri hem de tanıtım alanlarında reklam yapıyorlar. (Akbank; Garanti, vs.)

İpek Alkan: Sence caz müziğinde pazarlamadaki var olan eksiklikler neler?

İpek Dinç Yüce: Türkiye’de bence sadece caz müziğinin değil, kültürel anlamda önemi yüksek değerlerin pazarlamasında en büyük eksikliğin televizyonda olduğunu düşünüyorum. İnsanların en çok etkilendikleri ve en çok haşır neşir oldukları mecra olan televizyonda reyting kaygısı yüzünden cazla ilgili yapılan programlar ya kaldırılıyor ya da daha proje aşamasında reddediliyor. Bu durumun, reyting denilen şey olduğu müddetçe değişmesinin de çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca caz müziğinin icra edilebileceği kulüplerin azlığı da tanıtım açısından en büyük eksikliklerden biri.

İpek Alkan: Bu müziğe aşina olmamış kişiler için ilk olarak kimleri dinleyerek başlamalarını tavsiye edersin?

İpek Dinç Yüce: Ben her zaman caz müziğini yeni dinlemeye başlayanlar için bossa-nova tarzının çok uygun olduğunu düşünmüşümdür. Hem dinlemesi daha kolay, hem de latin ezgilerle bize daha yakın bir caz tarzı. Bu sebeple Eliane Elias, Antonio Carlos Jobim, Michael Franks gibi isimler bence dinleyiciler için çok keyifli olacaktır. Chris Botti de cazcılar tarafından eleştirilmesine rağmen trompeti sevdiren önemli bir isim örneğin ve bence kesinlikle dinlenmeli. Daha caz klasikleri ve standartlarla ilgilenenler ise elbette Frank Sinatra, Ella Fitzgerald, Nat King Cole gibi caz müziğinde hoca kabul ettiğimiz isimleri dinleyebilirler.

Ne zaman adam oluruz?

Fatih Altaylı’yı sevmem fakat köşe yazılarındaki bu bölümü hep okurdum. Kendince bulunduğumuz hale dikkat çekmek için sorduğu soruya cevap veriyordu. Tek cümle ile.

Bugün ben de, nacizane, kendimce birkaç cevap vermek istiyorum.

Ne zaman adam oluruz?

– Karşı tarafa soru sormak ile karşı tarafın emeğine saygısızlık yapmak arasındaki farkı anladığımızda.

– Zeka ile kendini dev aynasında görme arasındaki ince çizgiyi fark ettiğimizde.

– Hep bana, hep bana demediğimizde.

– Alttakini daha da bastırmak yerine yukarı çekmenin daha asil ve doğru olduğunu anladığımızda.

– Yaşa değil başa baktığımızda.

– Herkesin aptal kendimizin akıllı değil de kendimizin aptal olduğunu fark ettiğimizde.

Hop, yaz sen de ey okuyucum! :)

iOS8’e bakış

Malumunuz, iPhone6, iWatch, iOS8 derken, Apple bombardımanına tutulacağımız bir sonbahar yaşayacağız. Şimdiden birçok dedikodu çıkmaya başladı bile. Açıkçası, birçoğunun -özellikle tasarımların- hayal ürünü olduğunu düşünüyorum.
Amma velakin, iOS8’in bundan birkaç ay önce yapılmış olan lansman toplantısında anlatılanlar ve internette dolaşanlarla, blogumda yeri hakettiğini düşünüyorum.

Kullanıcılar için iOS8
Ekosistem: iOS8 ile birlikte, tüm Apple cihazlarınız birbiriyle konuşabiliyor olacak. Örneğin; iPhone’unuzdaki bir fotoğrafınızı, iPad’inizde de görebiliyor olacaksınız. Bu özellik, kullanıcı için kolaylık olmasının yanında, Apple için de daha fazla cihaz satmak için fırsat anlamına geliyor.
Anlık Paylaşım: SMS’leri artık sesli gönderebilip, hızlıca video da gönderebileceksiniz. Aynı zamanda grup sohbeti de başlatabileceksiniz. Lokasyonunuzu grupla paylaşabileceksiniz. Bu özellikleri bir yerden hatırlıyor musunuz? Ben söyleyeyim, WhatsApp! Apple, yine yeni yeniden, WhatApp’i diskalifiye etmeye çalışıyor. İşin komik tarafı yeni sahibi Facebook da Messenger ile bu pazara girmeye çalışıyor. Şimdilik çok işe yarayacağını sanmıyorum, zira kullanıcıların alışkanlıklarını değiştirmeleri için vaad edilen bir yenilik yok.
Kullanım (usability): Görünen o ki kullanım kolaylığı üzerine daha da çok çalışılmış. Özellikle, tasarımsal anlamda, kısayollarla hızlı erişim için gerekli adımlar atılmış.
Akıllı Klavye: Daha önceki yazdıklarınızı baz alarak, kelimeleri ve cümleleri tamamlayan bir QuickType teknolojisi de parmak uçlarınıza geliyor olacak. Enteresan tarafı ise, bu özellikle beraber yazınızı SMS’te mi yoksa epostada mı yazıp yazmadığınızı da anlayacak olan cihazınız buna göre “resmi dil” ve “sokak dili” ayrımını da yapabilecekmiş. Ben Türkçe dili için pek umutlu değilim.
Aile Paylaşımı: Aile bireylerinizden azami 6 kişiye kadar herkesle uygulamalarınızı, fotoğraflarınızı ve hatta kitaplarınızı bile paylaşabileceksiniz. Bu özelliğe bayıldım, desem?!
iCloud Büyüyor: iCloud üzerinden her cihazınızda, her dosya üzerinde çalışabiliyor olacaksınız.
Yaşam Kontrolü: Sağlığınızla ilgili kalp atışı, kilonuz, uyku düzeniniz vs gibi konuları takip edebileceksiniz. Bu özelliğin nasıl çalıştığını şu an için bilmesem de içimden bir ses, şarjı yiyip bitirir diye söylüyor.
Arama: Cihazınızda yaptığınız aramaların sonuçları konumunuza göre kişiselleşebileceği gibi, ayrıca internette herhangi bir kaynaktan size öneri de sunabilecek. Burada da Apple’ın Google’a saldırdığını görüyoruz. :)
Paylaşım: Yeni açılımlarla artık bir görseli paylaşmak istediğinizde sadece sınırlı sayıda gördüğünüz eposta vb. gibi standart seçimler olmayacak. Sosyal Medya kanalları da buna katılıyor olacak.
Filtrelemeler: Camera Roll içerisinde farklı bir uygulamanın filtrasyonunu kullanarak, fotoğrafları düzenleyebileceksiniz. Burada da Apple’ın Instagram’a saldırdığını görüyoruz. :)

Developer’lar için iOS8
Uygulamaların Ulaşımı: Çok da ek uğraşa gerek kalmadan, sosyal medya ağlarıyla bağlantının güçlendirilmesiyle, oluşturduğunuz uygulamaları dünyaya duyurmanız daha da kolay hale gelecek ve bir yandan da kullanıcıların sizi tercih etmesi için fırsatınız artıyor olacak. Bu özellik Android’de vardı ve artık Apple da bu furyaya katılıyor.
Fotoğraflara Dokunun: Kuliste de bulunan birisi olarak hayallerimizden birisi olan Camera Roll içerisinde, istediğiniz uygulamanın filtresiyle fotoğraflarınıza dokunma özelliği sanıyorum geliyor. Haydi hayırlı olsun!
Özel Eylemler: Geliştiricelerin eylem ataması için imkan sağlıyor.
Bildirimler: Uygulamanızla beraber, kullanıcıların bildirimlerinde ikon olarak var olabilecek, “son dakika haberi” veya “maç sonucu” gibi bilgileri buradan verebileceksiniz. Belki bu şekilde bildirimleri ben de kullanmaya başlarım. Zira şu an gerçekten de bir işe yaramıyor.
Klavyeler: Farklı klavyeler kullanılabilmenin yanında klavyelerde düzeni değiştirme özelliği de geliyor. Kullanıcı olarak ne işimize yarayacak şu an öngöremedim.
Belge Yönetimi: Şaşırtıcı bir özellik, mobil cihazınızda desktop görüntüsünü andıran bir dosya düzenleme mantığı geliyor.
AppStore: Appstore’da uygulamaları bundle yapabiliyor ve hatta uygulamanızın videosunu koyabiliyor olacaksınız.
Testflight: Apple, Testflight’ı satın almıştı, bildiğiniz üzere. Buna bağlı olarak, Testflight kullanımında da geliştiricilere özgü değişiklikler gelecek.

Genel olarak iOS8
Çok ama çok özellik var, ben dikkat çekenleri toparlamaya çalıştım. Ayrıca, aşağıdaki videoyu da izlemenizi tavsiye ediyorum.

Sonuçta insan bakına düşünüyor, Apple birçok farklı kaynaktaki iyi özellikleri iOS8’de toparlayıp, üzerine de birkaç yenilikle konuyu tamamlamış. Doğru bir strateji fakat her uygulamaya ya da rakibine saldırıyor olmak da bir süreden sonra “inovatif” algısını kaybettirecek diye de düşündürmüyor değil.