Aslında sokakta ne oldu?

Türkiye’de yaşananlar birçok konuyu daha iyi anlamamı ve görmemi sağladı.

Bundan önce, hükümetle bazı kesimlerin, çoğunlukla da yeni neslin, uyuşmazlığının belirli ideolojiler sebebiyle olduğunu düşünüyor ve inanıyordum. Evet, ortada bir ideoloji farklılığı var. Fakat bu farklılık mıydı tüm isyana sebep bunun cevabını almış oldum.

İş dünyasında da karşılaştığımız bir durumun aslında daha da universal olduğunu görmek şaşırtıcı ama bir yandan da anlamlı.

Gezi Direnişi’nin bana öğrettiği en büyük konu, yönetenlerin yönettikleri bu teknoloji çağı gençleri ne kadar az, hatta hiç tanımamalarıydı. Gençleri tanımak bir yana dursun, yaşadığımız dünyanın farkında olmadıklarını gördüm. Bu, aynen büyük bir firmanın sosyal medyaya girip, eleştirilerin her birini silmesine veya sanatçıların ekşi sözlükteki yazılara dava açması gibi birşey. Açıkçası, ben devletlerin değişen bu hızlı dünyaya daha hızlı adapte olabileceğini, en azından anlamaya çalıştıklarını düşünmüştüm. Yanılmışım.

Bu olay vasıtasıyla, birkaç şeyi hatırlatmak isterim. Üstüne hem iş hem meclis hem de sizler alınabilirsiniz. Görünen o ki, eksiklikler her tarafta.

– Karşınızda duran gençler sizlerin yeni müşterileriniz. Onları anlamak ve tanımaya çalışmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Sizin çözümleriniz onların ihtiyaçlarıyla örtüşmek zorunda. Siz satıcı, onlar ise alıcı.
– Sosyal medya ve internet ile beraber küçülmüş dünyada, söylenen/yazılan cümleler size olduğundan daha büyük, daha kaba ve hatta daha hakaret dolu gelebilir. Fakat aslında eskiden görmediğiniz ve duymadığınız cümleleri görür hale gelmekten başka farklı olan hiçbir şey yok. En azından görebildiğiniz ve öğrenebildiğiniz için mutlu olun ve olumsuz cümlelerden ders çıkartmaya/ düzelmeye çalışın.
– 1970-80 yıllarındaki hedef kitle bitti. Ölmediler ama artık asıl karar vericiler onlar değil. Onlara sunduğunuz çözüm ve öneriler, teknoloji çağındaki insanları tatmin etmez ve susturamaz. Aynı taktikleri uygulamak size hem zaman hem de güven kaybettirir.
– Televizyonlarda, yazılı basında halkla paylaştıklarınıza dikkat edin. Çağ monolog değil, dialog devri. Zira son sözü söyleyen artık siz değilsiniz, müşterileriniz.
– Bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Bilmediğiniz bu jenerasyonla iletişim kurun, samimi olun. Öğrenin. Çünkü bu dünya sizin istediğiniz gibi değil, kullanıcılarının istediği ölçüde gelişiyor.
– Yalan söylemeyin. 2 kişinin bildiği sır değildir. Google herşeyi biliyor.

Tüm bunlara ek olarak müşterilerinizin inançlarına veya düşüncelerine bağlılığının çok da yüksek olmadığını unutmayın. Devir unutmaya ve unutturmaya meyilli. Zira, dün Mado’ya küfredenler, bugün oradalar.

20130614-220022.jpg

Kimleri boykot ediyorsun?

İstanbul’da başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan direniş eylemleri birşeyi tekrardan hatırlattı. Hiçbir şey vazgeçilmez değildir.

Yaşananlardan sonra belirli markaların, belirli taraflara uygun gelmeyen tepkileri ve olaylara yaklaşım biçimlerinden sonra kesimler markaları boykot etmeye başladı. Hatta öyle ki, firmalar zarara veya kardan zarara uğramaya başladı.

Bunlar kimler?

Direniş tarafının boykota başladığı bazı markalar;
– Starbucks
– Mado
– Doğuş Grubu
– Ciner Grubu
– Doğan Grubu
– Sütiş
– Saray Muhallebicisi
– Kızılkayalar
– atv
– AVMler

Hükümet tarafının boykota başladığı bazı markalar;
– Koç
– Sabancı
– Boyner
– Yapı Kredi
– Garanti Bankası
– Türkiye İş Bankası
– Hürriyet Gaz.
– Milliyet Gaz.

Bunlara ek olarak insanlar bu direnişlere göre sevecekleri ve seyredecekleri oyuncuları, şarkıcıları da belirlemeye başladılar.

Bu bize ne gösterdi?

Hiçbir marka vazgeçilmez değildir. Özellikle de hep o bahsettiğimiz “love factor” olmayanlardan vazgeçmek daha da kolaydır.

Bu boykotların ne kadar süreceği tartışılır. Fakat ikinci bir opsiyonu olan tüm markaların vazgeçilmesinin her anlamda kolay olduğunun da kanıtı gösterilmiş oldu.

Aklıma şu soru geliyor. Apple gibi bir marka tarafını belli etseydi de boykota tabi tutulur muydu?

Ben sanmıyorum. Bir çeşit tepki çekeceğinden şüphe yok. Fakat sunduğu çözüm önerilerine ek olarak duygulara hitap eden bir marka olduğu için vazgeçilmesi çok daha zor olurdu.

Markaya not: işinizi iyi yapmak hatta en iyisi olmak tüketicinin her zaman sizi tercih edeceğini belirtmez. Tüketiciyle konuşmak ve onun için özel olduğunuzu hissettirmediğiniz sürece, seçeneğin bol olduğu bir ortamda her zaman vazgeçilebilirsiniz.

20130610-220311.jpg

Türkiye’ye 5 hatırlatma

Yaklaşık 1 haftadır güzel ülkemde devam eden bir direniş söz konusu. Aslında direniş lafını pek sevmem. Zira direnmekten bahsetmek demek, bir şeye inat etmeyi de kapsayabilir. Halbuki olanlar, bence, inattan çok inanmak. #inangezi desek daha doğru olur.

Peki, neye inanıyoruz?

Bazı hakların ihlal edildiğine, insanların rahatça bayraklarını asamadığına, kullanamadığına, Türklükten utandırmaya çalışıldığına ve özgürlüklerin özellikle bir kesimin elinden alındığına.

Şimdi, geçmiş senelerde daha muhafazakar kesim de şunları söylüyordu muhtemelen.

Bazı haklarımız ihlal ediliyor, rahatça başörtümüzü takamıyoruz, Dindarlığımızdan utandırmaya çalışılıyor ve özgürlüklerimiz özellikle elimizden alınıyor.

Bu sebeptendir ki, bunları söyleyen kesim, 50%’yi oluşturarak bu ezilmişlikten kurtulmak ve refaha ermek istedi. Bir yandan haklıydılar da. Hayat onlar için de zor olmuştu. Yine bu sebeptendir ki, bu kesim şimdi ki inancı, “direnişi” anlamak veya anlasalar bile desteklemek istemiyorlar.

Öncelikle şunu söyleyelim, sosyal medya gösteriyor ki %50 artık pek de %50 değil. Oy vermiş olan bir segment (özellikle de gençler) yapılan şiddet ve umarsızlıktan rahatsız olacaklar ki hem sosyal medyada hem de bloglarında bu davadan vazgeçişlerini yazıyorlar.

Ama anlatmak istediğim bu değil. Yetkililere hangi tarihte olduğumuzu hatırlatabilmek için 5 altın kural yazmak isterim. Belki süreci yönetmekte faydam dokunur.

1) Jenerasyon Y’yi tanımadığınız çok belli, zira biz işimiz gereği kendilerini yakınen tanıyoruz. Kendileri, samimiyet arayan, istediğini almaya çalışan, sosyal medya kurdu ve arkadaşlarının tavsiyeleriyle yönlenen insanlar. Bu insanlar şu an tüm Türkiye’de yürüyüşleri başlatanlar. Niye? Çünkü samimiyetler inandırıcı değil demek ki. Açık olun, samimiyetle yaklaşın. Bir genç bile size inanırsa, sokaklar durulur.

2) Medyayı susturmakla, bu şiddeti saklayabileceğinizi düşünmek de nereden çıktı? Sosyal medyanın var olduğu günümüzde, insanların göremeyeceği, duyamayacağı ve haber alamayacağı birşey olduğunu nasıl düşünürsünüz? Medyayı susturmakla, olayı daha da büyüttünüz.

3) Yandaşlarınızı gaza getirerek, hırçın bir jenerasyon Y’yi de uyandırdınız. Yeni doğan vampirler gibi kontrolsüz bir biçimde kan içmeye çalışıyorlar. Bu da görüntünüzü daha da sorunlu hale getirdi.

4) Sosyal medyayı sorun olarak görmeyi nereden çıkardınız? Sosyal medyada eleştirilere yanlış cevap veren her markanın sonunu danışmanlar biliyordur sanırım. Birileri size anlatsın. İnsanları susturamazsınız. Ancak olumlu konuşmalarına teşvik edebilirsiniz.

5) Jenerasyon Y, inançlara çok saygılıdır. Bu sebeptendir ki, fotoğraflarda baş örtülüsüyle mini eteklisini beraber görüyorsunuz. Ve bu sebeptendir ki, inandıklarına bastırmaya çalıştıkça, inançlarını büyütüyorsunuz.

Bence, halkınızı tanımıyor değilsiniz. Sadece yeni dünyayı tanımıyorsunuz. Tanımaya çalışın. Sizden beklenen bu.

20130605-231826.jpg

Twitter alır, alır, alır…

Yaşı yetenler ya da en azından maziyle bağı kopmamışlar hatırlarlar. Bir Billur Tuz reklamı vardı. Ses şöyle derdi: Billur Tuz, akar akar akar. Hem bereket hem de kaliteyi çağrıştırırdı bu ses. Zira, zaten bir markayı insanların algısında farklı bir yere konumlandırmak için ona bir özellik bahşetmek en doğrusudur. Sanki diğer tuzlar akmıyormuşçasına “Bunda bir halt var galiba!” diyerek algıda seçicilik yapıldığı günlere döndüm.

Neyse konumuz bu değil birazcık daha güncel! Ama başlığı hangi ses tonuyla okumanızı istediğimi anladınız umarım. :)

Sosyal medyayı ve onunla alakalı haberleri takip edenler bilirler: Twitter yeni bir firmayı daha satın aldı: Lucky Sort. Bundan önce, Summify, Vine gibi servisleri kendi himayesine alan Twitter şimdi de veri analizinde uzmanlaşmaya çalışan bir firma olan Lucky Sort’u aldı.

Ben bunu şuna benzetmeye başladım. Eskilerde, supermarketler daha ilk yoğunlaşmaya başladığında, buna bir dur demek gerektiği konusunda hem yazılı hem de görsel basında haberler çıkardı. Küçükleri yiyen büyük balıkların tek düze ve tekel bir pazarda son kullanıcının konfor alanını fark ettirmeden yok ettiği konuşulur dururdu. Şimdi de aynı konuşmalara sosyal dünyada gark olacağız sanırım.

Yahoo’nun Summly’i, Google’ın Wavii’yi, Facebook’un Instagram’ı satın alması derken büyüklerin, küçükleri yemesinin artık fazlalaştığını görüyoruz. Bunun birkaç sebebi var.

Birincisi, büyüyen platformlar manevra yeteneğini kaybederek her kurumun yakalandığı hastalığa yakalandılar. Gelişememek. Gelişemeyince de bu eksikliği gidermek için daha küçük ve daha nishe ilerleyen firmaların ekipleriyle hem yeni bir hizmete hem de yeni bir ekibe kavuşmaya çalışıyorlar.

İkincisi, bu platformlar o kadar çok büyüdü ve kullanım alanları o kadar çok birbiriyle paralelleşmeye başladı ki, farklılaşmak için hızlı olmaları gerekiyor. Bu da zaman kaybetmeden küçük ama gelecek vaad eden firmaları satın almalarını sağlıyor.

Diğer yandan ise, kurulmuş olan birçok küçük firmanın hayali bir gün büyük balıklar tarafından yenmek. Çünkü işi genişletmek ve big brother’ların arasına girmek artık oldukça zor. Bu sebeple köşeyi dönmenin en hızlı yolu, yenilip yutulmak oluyor.

Bu satın alma çılgınlığında Twitter’ın aldıkça alası geliyor gibi bir izlenime kapıldım. Sırasıyla durmadan bu tip haberleri alır olduk. Fakat alım stratejilerinin çok da plansız olduğu söylenemez. Summify (Twitter’daki konuşulanları kullanıcının takip ettiklerine göre derleyen servis), Vine (6 saniyelik video paylaşma servisi) ve Lucky Sort (veri analiz servisi) ile Twitter tam one-stop-shop olmaya çalışıyor. Kullanıcının tüm ihtiyacı olabileceklerini en kısa ve en hızlı şekilde kendi platformunda toparlayarak, diğer platformlardan sıyrılmaya çalıştığı da aşikar. Twitter music satın alınmadığı ve geliştirildiği için onu katmıyorum.

Zaman değişiyor. Facebook, kendi platformunda harcanan zamanda o kadar çok düşüş yaşadı ki artık kullanıcının 1 saniyesinin bile çok değerli hale geldiği konusu ortaya çıktı. Her mecra işi nasıl kısaltır ve kolaylaştırırım noktasında. Bu sebeple daha bu yarışta ne ufak bakkallar satın alınır göreceğiz ama gerçek şu ki kullanıcı olarak tek el ve tek boyutlu bir sosyal medya dünyasına fark etmeden girdik.

20130514-231249.jpg

Socialbakers Türkiye’nin yıldızlarını açıkladı!

Socialbakers, Nisan 2013 için Türkiye’nin en başarılı Facebook markalarının listesini açıkladı.

Raporda farklı kategorilere göre sıralamalar var. Linkini aşağıda paylaşıyorum fakat birkaç tane detayı belirtmeden geçemeyeceğim.

Açıkladıkları kategorilerden birisi olan “Yerel takipçi sayılarına” bakıldığında ilk 3’te Turkcell, Avea ve Volkswagen Türkiye’yi görüyoruz.

Açıkçası Turkcell’i birinci marka olarak görmek şaşırtmadı. Hatta bunca para harcamaya, ATL ve BTL olarak, böyle bir adedi yakalayamasalardı yöneticilerinin sokağa çıkmamalarını önerirdim.

Avea’ya ise başta şaşırdım. Ama sonra düşündüm. Avea’nın gençleri hedef alması ve Facebook’un gençlere uygun platform olması ile arkasında TürkTelekom olması gibi konular aklıma geldi, onu da anladım varsayıyorum.

Volkswagen Türkiye ise VW’nin globaldeki atağından yararlandığını ve hatta yeni arabası Beetle ile sempati kazandığını düşünüyorum.

Sonra şöyle Top10’e dikkatlice bakayım dedim.

Turkcell
Avea
Volkswagen TR
Nokia TR
Markafoni
Trendyol
Garanti Bankası
Akbank
Gnctrkcll
Oxxo

Bu listeye baktığımda Turkcell, Avea, Markafoni, Trendyol, Garanti, Akbank ve Gnctrkcll’nin tek bir ortak özelliği olduğunu gördüm. Sosyal medya stratejilerinde çoğu zaman takipçilerine kampanya ve fırsatlardan bahsediyorlar. Yani yoğunluklu olarak takipçileri bir karşılık bekleyerek kendilerini takip ediyor.

Geriye kalan 3 marka ise, Volkswagen, Nokia ve Oxxo’nun, takipçilerin kendi istekleri, merakları ve beğenileriyle takip edilenler olduğu kanaatindeyim. Çünkü marka olarak sadece güzel bir görsel, söz paylaşıyor ve “aşk” yaratmaya çalışıyorlar.

Kısacası, takipçi sayısına göre ilk 3’ü oluşturmasalar da sosyal medyanın asıl amacı olan “sohbet” ve “sempati” ortamı oluşturma konusunda başarılı oldukları görülüyor. Kendilerini ve ajanslarını tebrik ediyorum. :)

Bir diğer ilgi çekici unsur ise, eticarette katlanarak güçlenen Türkiye’nin bunu sosyal medyaya da taşımış olması. Markafoni ve Trendyol, Top10da bulunarak artık Türkiye’de de takip edilen markaların salt online dünyaya ait olabileceğini gösteriyor.

Bu raporda inceledikçe anlatılacak çok şey var! Daha fazla devam etmeden sizi raporla başbaşa bırakıyorum! Yorumlarınızı da bekliyorum. :)

işte size Socialbakers Nisan Raporu!

20130513-235848.jpg