Aristolog.com’da Bill Gates’i yazdım
Son dönemin en önemli konularından birisi Bill Gates’in Microsoft’tan kovulması için yapılan lobileri anlattığım yazımı okumaya hepiniz davetlisiniz.
Aristolog.com’da Bill Gates’i yazdım
Son dönemin en önemli konularından birisi Bill Gates’in Microsoft’tan kovulması için yapılan lobileri anlattığım yazımı okumaya hepiniz davetlisiniz.
Son yılların pazarlama başarısı Lady Gaga’dır.
Hayali bir insan ve anlaşılmaz uçluktaki bir tarzla belleklere girmiş ve kendisine özendirmiştir. Sadece hayranlarını değil meslektaşlarını da bu uçluğun içine almıştır. Şimdilerde gördüğümüz birçok klipte ve sahne şovunda kendisinden izler görüyoruz. Abartı, şehvet ve korkunçluk karışımı bir imaj.
Kendisinin en son single’ını popüler kültüre yakın olan insanlar olarak dinlemişsiniz hatta videosunu da izlemişsinizdir diye düşünüyorum.
Applause. Yani “alkış”.
Şarkının “konusu” Lady Gaga’nın hayranları için ve onların beğenisiyle yaşadığını anlatıyor. Bir şekilde, şarkıcının/ sanatçının üne/şöhrete/beğeniye bağımlılığı ön plana çıkartılmış.
Düşündüm.
Bu bağımlılık sadece şarkıcılar için mi var diye. Ya da oyuncular için? Birileri tarafından beğenilmek, takip edilmek, sözünün önem arz etmesi? Hayır.
Yaşadığımız dünyayı bir düşünün. (Düşünme sırası şimdi sizde.) Facebook’ta like edilmek, Twitter’da RT ve takip edilmek, Linkedin’de onaylanmak ve Instagram’da yine like edilmek için neler yapıyoruz? Fotoğraflar çekiyoruz, videolar kaydediyoruz, statüler yazıyor, beğendiğimiz başka bir linki paylaşıyoruz. Hep bir tepki görmek istiyoruz, özellikle de olumlusundan.
Çağımızın alkışı “like” edilmektir. Ve biz artık bunun için yaşıyoruz. Sadece sosyal medyada da değil, normal yaşantımıza da bu sıçramış durumda. Bulunduğumuz ortamlar ve yaşam tarzı mutluluğun popülerlikten geçtiğine inandırıyor. Doğru ya da yanlış, yaptığımız herşeyin başka bir kimseye etkisinin peşinden koşuyoruz.
Yani, Gaga yalnız değilsin. We live for the applause, too!
Az önce online gazetelerde Beşiktaş-Galatasaray maçında çıkan olaylar sonucu Beşiktaş’ın aldığı cezaları okudum. Bir Beşiktaşlı olarak değil de bir pazarlamacı olarak konuya yaklaşmak istiyorum.
Beşiktaş, sayı itibariyle daha az, kalite itibariyle hatrı sayılır bir taraftar kitlesine sahip. Taraftar grubunun takımına duyduğu aşkın yanında diğer bir özelliği de siyasi, politik, ekonomik konulara olan hassasiyeti. Özellikle Gezi olayları ile beraber bu özelliği daha da çok ön plana çıkan taraftar grubu Çarşı’nın, Beşiktaş taraftarları dışında da hayranları oluştu. Bu hayranlık ve takdir ile de etki alanı genişlemiş oldu. Akabinde, siyasi görüşü farklı olan başka Beşiktaşlılar da 1453 Kartallar adlı bir taraftar grubu oluşturarak ayrı bir taraf yaratmaya odaklandılar.
Gelelim Beşiktaş-Galatasaray maçına. Bu maç esnasında çıkan olayların tamamen önceden planlanmış tuzak olduğu ileri sürüldü ve sürülüyor. Doğal olarak da sosyal medya maç sonrasından başlayarak bu yorumlarla çalkalanmaya başladı. 1453 grubunun bunu planladığı ve özellikle Beşiktaş’ın ceza alması için kurulan bir kumpas olduğu söylendi durdu.
Şimdi, sosyal medyanın insanların konuya yaklaşımını değiştirdiğini ve hatta etkilediğini birçok farklı örnekle görmüştük. Bu tarz iddiaların sosyal medyada trend topic olmasından tutalım da yapılmayan şey kalmamasına rağmen bu iddiaların incelenmesi neden yapılmıyor? Sosyal medya hangi durumlarda etkili olamıyor?
Cevabını verelim.
Sosyal medya, yapısı itibariyle herkesin eşit sayıldığı ve her yorumun eş değerli görüldüğü bir mekanizma. Bu yapıya direkt olarak etki edebilecek birkaç organ var:
– Hükümetler
– Platform sahipleri
– Medya
– Takipçi adedi yüksek olan kullanıcılar
Türkiye gibi eşitlik kavramının sindirilemediği ülkelerde yukarıda belirttiğim etkenler, etken olmaktan çıkıp belirleyici olabilirler. Gönderilen mesajların filtrelenmesinden tutalım da, yüksek takipçi adedi bulunan kullanıcılara parayla belirli metinlerin yazdırılmasına kadar çarpıtma söz konusu. Böylece salt insanların “bu yapılan yanlış” mesajları görmezden gelinip, yokmuş varsayılabilir.
Uzun lafın kısası, sosyal medya gerçek etkisini, bu etkiye izin verildiği sürece gösterebilir. İlk başta tamamen şeffaf olan bu platformların gücü fark edildikten sonra sular bulanıklaştırıldı. Yani eskisi gibi bir tweet atsam karşıki dağlar yıkılır dünyasında değiliz. Sesimizi duyurmak istiyorsak, bilgisayarların önünden kalkıp yüz yüze de tepkimizi göstermeliyiz. Dezavantajı, yeni neslin tembellik üzerine kurulu bir düzene oturmuş olmaları. Fakat unutmamak gerekir ki, unutulanlar unutanları asla unutmazlar.
Hepinizi, yeni geliştirdiğimiz ve gururla paylaştığımız WeBubble, iOS uygulamamızı indirmenize ve kullanmanıza davet ediyorum!
Arttırılmış gerçeklik teknolojisini kullanarak, etrafta baloncuklar gösteren uygulamamız, indirim ve fırsatları yakalayabileceğiniz gibi kendinize ait baloncukları yaratmanızı da sağlıyor.
İlk olarak Kanyon Alışveriş Merkezi’nde başlattığımız uygulamamız ileride her yerde karşınıza çıkabilir umudundayız!
Websitemiz: http://www.WeBubbleApp.com
PS. Videoda beni bile görebilirsiniz. :)
Olimpiyatlarda İstanbul ve Tokyo finale kaldı fakat Tokyo seçildi. Heryerde neden İstanbul’un seçilmediğine dair yorumlar var. Ben de bu konuya değinmek istiyorum. İşte bana göre 5 ana neden:
1) Şehirler de pazarlanabilir bir üründür. İstanbul hiçbir zaman bir ürün olarak görülmedi. Olimpiyatlar veya buna benzer başka bir etkinlik olduğunda son dakikada yeni bir ambalaja sokulan bir aksesuar olarak görüldü ve o şekilde yönlendirildi. Bir ürünün aksesuarına değil o ürünün kendisine parayı verirsiniz. Türkiye’nin eksikliğini kapatmak için aksesuar olarak görülen İstanbul’a hiçkimse o kadar inanmazdı zira inanmadılar.
2) Pazarlama son 1-2 aya sığdırılamaz. İnsanların sizin ürününüzü seçmesi için birçok deneyimin, hayalin ve hikayenin birleşimi gereklidir. Şu anda turistlerden birisine İstanbul’u sorduğunuzda size anlatacak hikayesi olmalı, Boğaz veya döner değil. Son dakikada oluşturulmaya çalışılan “diamonds in the sky” bir hayal değil sadece Avrupa şehrine benzemeye çalışan bir Orta Doğu kenti imajını çizdi.
3) Rakipler incelenmeden strateji oluşturulamaz. İstanbul’un rakipleri; Tokyo ve Madrid idi. İstanbul kendisine has ve özel bir şehir. Peki, Tokyo’dan veya Madrid’den daha iyi olan yanları nedir? Hangi yönler öne çıkartılmalı? Kullanılan videolar farkını mı yoksa onlara benzerliğini mi gösteriyor? Bir düşünün.
4) Olimpiyatın asıl konusu spor, Türkiye’de desteklenmiyor. Tüm haftasonu kodaman adamların televizyonda sadece futboldan bahsetmeleri ve hatta futboldan çok dedikodusunu yapması Türk insanının spora bakışını gösteriyor. Bu, Apple’ın sadece aplikasyonları konuşması veya Nestle’nin sadece ambalajla ilgilenmesi gibi. Kaldı ki, bizim atletlerimiz hala çukurlarda ölüyor. Kendi insanımızın yeteneğini desteklemeyen bizler, bu etkinliğe saygı duyduğumuzu söyleyemeyiz.
5) Güvenlikten anlaşılan dövmek. Müsabakalar esnasında holiganlar, aşırı taraftarlar ortaya çıkacaktır. Bizim polisimiz bu aşırılıkla nasıl başa çıkacağını biliyor mu? Son örnekler bunun olmadığını söylüyor. İnsan hayatının tehlikeye gireceği aşikardı.
Ülke olarak böyle önemli bir organizasyona ev sahipliği yapamamamız üzücü fakat bundan önce kendi içimize dönüp aslında kendimizi düzeltmemiz ve 40 fırın ekmek yememiz gerekiyor. Hazırlık ve devamı aşamasında çok büyük eksiklerimiz var. Hükümete tavsiyem daha doğru insanlarla çalışmaları ve İstanbul hayatının seviyesinin düşük olduğunu görmeleri.
Yazarın notu: Allah aşkına İstanbul ile alakalı logolarda hep aynı şeyleri kullanmaktan vazgeçin.