Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Ipek Alkan

10 seneye yakın süredir; farklı sektörlerde faal olan (havayolu, perakende, enerji, kağıt vb.) firmaların yaşadığı problem ve ihtiyaçlara uygun çözümler geliştirip yönetiminde de aktif rol alan; öncelikli olarak Pazarlama, Stratejik Planlama ve Uygulama konularında danışman.

Slaven Bilic’ten Ders

Beni yakından tanıyanlar bilirler; bir bayana göre oldukça koyu bir Beşiktaşlıyım. İnsan her seçiminden gurur duymaz fakat çocukken babamın etkisiyle etkisi altına alan Beşiktaşlılık, şimdilerde gurur dolu bir seçim benim için.

Amma velakin… Buraya şimdi yazacaklarımın bu hislerimle bir alakası yok. Gayet objektif bir İpek’ten çıkıyor, bu yazdıklarım.

Malumunuz Beşiktaş’ın Hırvat Teknik Direktörü Slaven Bilic, bu ay GQ dergisine röportaj verdi. Üstüne üstlük kapağı da süsledi. Kendisi birçok konuda içini dışını anlatmış. Takım olmaya ve takım yönetmeye değinildiğinde okuduğumdan beri aklımdan çıkmayan o cümleleri sarfetmiş:

Rakibe saldırmak için değil, gol atıp takım arkadaşlarına sarılmak için sahaya çıkıyorlar. Onlara mutlu olacakları anları artırmak için neler yapmaları gerektiği konusunda yardımcı olmak için orada olduğunuzu hissettirmelisiniz.

Bir lider olmak için illa ki bir takımın teknik direktörü olmanız gerekmez. Bu cümleden herkesin kendisine bir anlam çıkartması gerekir. Zira, şu an özellikle kapitalist dünyanın bizi yönlendirmeye çalıştığı, “kır, dök, parçala” akımı yaptıklarımızdan zevk almamızı unutturuyor. Takım olmayı ve takımla başarıyı göğüslemeyi sabırsızlıkla beklemek yerine, hep bir çelme atma derdindeyiz. Nitekim, bu hatalar sonrasında başarısız takımlar, mutsuz bireyler yaratıyor. Bunun içindir ki her birimiz ortalamayız. Ortalamanın üzerine de çıkamıyoruz. Çıktı sandıklarımız ise kötünün iyisi.

Gel gelelim tüm bu handikaplarda en çok da yöneticilere iş düşüyor. Bilic de bunu anlamış sayılı adamlardan birisi. Bir takım başarıya, ekipdaşlarına sarılmak için koşuyorsa, o ekibi kimse durduramaz, ey okuyucu.

Herkesin içine bir parça aydınlık düşmesi dileğiyle…

Çağımızın yeni ürünü: Telesağlık (telemedicine)

Telesağlık, İngilizce adıyla telemedicine veya telehealth, hastanın doktorun yanında olmadan sağlık hizmeti alabilmesine deniyor. Wikipedia’dan okuduğuma göre, 3 ana başlığa ayrılıyor;

Store and forward -> Semptomlarla ilgili bilgilerin hasta tarafından girildiği veya bir cihazda toplanıp doktorla paylaşıldığı yöntem.

Remote monitoring -> Uzaktan semptomların doktorla o anda paylaşılması ve doktorun monitor edebilmesi yöntemi. Örneğin; kalp hastalığınız bulunuyorsa durmadab doktora vizite ücretleri vermek yerine daha ucuza kontrol edilebilirsiniz.

Interactive medicine -> Uzaktan semptom paylaşımının çeşitli kanallarla doktora ulaştırılmasının yanında doktorun yüzyüze aksiyon alabilmesini de kapsayan yöntem.

Telemedicine, Amerika’da günden güne popülerleşen bir yandan da tartışılan bir konu. Zira, American Telemedicine Association adında bir kuruluş bile bulunuyor. Dahası, konuyla ilgili hem yasal hem de diğer konularda da telemedicine’ı güncel tutmaya çalışıyor.

Yakın zamanda, CMS (Centers for Medicaid & Medicare), Sağlık Bakanlığına bağlı kuruluş, bu hizmeti veren kuruluşların geri ödeme hizmetinden faydalanabileceği kararını verdi. Böylece, önümüzdeki dönemde kullanımın %0,8 oranında artması öngörülüyor.

En büyük faydası kırsal kesimde yaşayan veya kazancı yeterli olmayan insanların sağlık hizmetlerine daha kolay ulaşabilmesi.

Hizmete karşı çıkan birçok insanın en büyük argümanı, aşırı veri ve teknoloji kullanımını yarattığı yönünde. Bu açıdan baktığımızda, Turkcell, Vodafone, Avea gibi operatörlerin de bu konuya yoğunlaşması gerekliliğinin kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz. Amma velakin şu an için bir yatırım duyumu almadık.

Peki, buna kim uyanmış diye düşündüğümde aklıma ilk olarak Apple geldi. iOS8 işletim sisteminin en büyük yeniliklerinden bir tanesi de “sağlık” uygulaması. Apple, size bir Sağlık ID’si kurdurmak ve tüm bilgilerinizi buraya girdirerek ve gerçek zamanlı verilerinizi de toplayarak, ileride büyüyecek telemedicine sektörüne yatırımını yapmış. Böylece hem cihazlara hem de data kullanımına bağımlılığınızı artırmaya çalışmış da diyebiliriz.

Yeni fırsatlara yoğunlaşan birçok firmaya burada iş düşüyor. Örneğin, bir hastanenin böyle bir hizmet vermeye başlaması, özellikle Türkiye’de rekabet avantajını artıracaktır. Öte yandan, operatörlerin de bu durumdaki kazancı artacaktır. Aklıma gelen diğer bir sektör ise sosyal medya. Sağlık kuruluşlarına durumlarıyla ilgili uyarı/bilgi vermek isteyecek birçok hasta/potansiyel hasta olacaktır.

Siz ne dersiniz?

Fotoğraf: http://www.isi-info.com/blog/entry/call-video-recording/will-call-video-recording-elevate-the-potential-of-telemedicine

Bi’log Arası: Mete Gülaçtı

Tüm firma sahiplerini, Finans Departmanlarını ve Muhasebecileri dikkate davet ediyorum!

Bu haftanın konuğu Serbest Muhasebeci Mali Müşavir, tanıdığım en iyi Beşiktaşlı, Ekşi Sözlük’ün en eski yazarlarından, can dost Mete Gülaçtı. Kendisiyle hem sektörü hem de firmaların mali durumlarını konuştuk. Değerli zamanını size ve bana ayırdığı için tekrar teşekkür ediyorum.

Mete hakkında kısa bilgi; İstanbul Kültür Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu olan Gülaçtı, Marmara Üniversitesi SBE10799508_746692608712871_1102445848_n Enstitüsü’nde Muhasebe-Finansman Tezli Yüksek Lisansını bitirdi. Ülkemizde Adli Muhasebe (Forensic Accounting) konulu ilk tez çalışması kendisine ait olup, bu konuda Türkçe literatüre de birçok kelime kattı. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Kongre Üyesi, Türkiye Muhasebe Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası ve Türkiye İç Denetim Enstitüsü üyelikleri bulunmaktadır. Babası da Yeminli Mali Müşavir olan Gülaçtı, 1998 yılında başladığı mesleki serüvenini Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olarak sürdürmektedir.

İpek Alkan: Sizin için basit ama birçoğumuz için karmaşık olabilecek bir soruyla başlamak istiyorum. Finans ve Muhasebe çoğu zaman karıştırılır. Bize ikisinin arasındaki temel farklardan bahseder misiniz?

Mete Gülaçtı: Özellikle ülkemizde sürekli birbiriyle telaffuz edilen iki işletme alt bilimidir muhasebe ve finans. Temel bir fark bulunmaktadır bunun dışında her iki disiplin de birbirlerini tamamlarlar. Muhasebe mali tabloların oluşmasını sağlayan süreci yönetir ve kullanıcılara yani firma ortaklarına, yatırımcılara, çalışanlara, bankalara vs mali tablolar aracılığı ile en yalın bilgileri sunar. Finans ise bu sunulan bilgiler üzerinden işletmelerin ihtiyacı olan fon kaynaklarını belirler, analiz eder, gelecekte nasıl olması gerektiği ve yine bu fon kaynaklarının nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında bilgiler verir, en temel fark budur. İkisi de işletme için çok önemli olan raporlamanın temelini oluşturur. Muhasebe veriyi sunarken, finans bu veriyi analiz eder. Her iki alanında kendi içlerinde bilinmesi ve uzmanlaşılması gereken birçok alt dalı bulunmaktadır; örneğin muhasebe için maliyet ve yönetim muhasebesi, finans için finansal yönetim gibi. Tek bir alanda birbirlerini tamamlamanın ötesine geçip birlikte hareket ederler. O alan da işletme bütçeleridir. Özellikle yönetim muhasebesi ve finansal yönetim bütçeleme konusunda beraber çalışıp raporlamaya büyük katkı sunarlar.

İpek Alkan: Ülkemizin Yeminli Mali Müşavir olabilmek için oluşturduğu bir takım kurallar var. Örneğin; 10 senelik bir iş deneyiminden sonra epey zorlu sınavlara giriyorsunuz. Sizce bu sistem doğru işliyor mu? Eksiklikler neler?

Mete Gülaçtı: Yeminli Mali Müşavirlik ülkemizde liyakate ve bilgi, birikime en çok değer verilen mesleklerden biridir. Sınavları çok zordur hatta sınavları kazanan kişilerin sayısına bakarsanız ülkemizin en zor alınan mesleki unvanı bile diyebiliriz. Bana göre olması gereken de budur. Çünkü meslekte gelinebilecek en son nokta ve alınan sorumluluk hâkim olunan mesleki konularda ciddi bilgi gerektiriyor. Sistem son düzenlemelerle birlikte biraz daha güzel işliyor. Herkes sınava tabi fakat kişisel kanaatime göre kat edilmesi gereken bir yol var. O da YMM (Yeminli Mali Müşavir) sınavlarının yıllara yayılması. Yani bir seferde insanların birçok ders ve mevzuat konusundan sınava girmeleri yerine örneğin iki yılda bir birkaç ders ve mevzuattan sınava girilebilmeli diye düşünüyorum. Ama takdir mesleği yöneten büyüklerimizin…

Embed from Getty Images

İpek Alkan: Son olarak Bağımsız Denetçi gibi bir görev tanımında bulunuldu. Bu hakkı almak için ise YMM olunmasına da gerek yok. Sizce bu biraz haksızlık olmadı mı? Yapıda açıklık yok mu?

Mete Gülaçtı: Çok detaya girmeden, okuyanları yormamak için ve anlaşılabilir olması açısından basit anlatmaya çalışacağım. Bağımsız Denetçiler, SMMM ve YMM’ler ile organik bağı olsa da esasında ülke mevzuatımız açısından farklı kanunları tatbik eden insanlar. YMM ve SMMM’ler yaptıkları işler itibariyle vergi kanunlarından sorumlu iken bağımsız denetçiler kendileriyle ilgili olan mevzuattan sorumlular. Yeni Ticaret Kanunu’na göre KGK (Kamu Gözetim Kurulu) kurulduktan sonra ülkemizde iki çeşit bağımsız denetçi oluştu. Bunlardan biri KGK mevzuatına göre bağımsız denetçi, diğeri SPK (Sermaye Piyasası Kurulu) mevzuatına göre bağımsız denetçi. Biri Türk Ticaret Kanunu’nun verdiği yetkiyle, yine aynı kanun kapsamında, tebliğlerle belirlenen hadler kapsamına giren firmalar hakkında bağımsız denetim raporları hazırlarken, diğerleri halka açık şirketler ve diğer SPK mevzuatına tabi firmalar hakkında rapor düzenlerler. Malum hem SPK için hem KGK denetçisi olmak için YMM olunmasına gerek yok. Sadece 3568 sayılı yasaya göre meslek mensubu olma şartı var yani SMMM veya YMM olunması fark etmiyor. Tabi bu zorunluluğun yanında kurumların kendi içlerinde de bir çok kriter var. Örneğin KGK için 15 yıllık mesleki tecrübe aranıyor. Birçok zorluktan dolayı herkes YMM olamayacağına göre SMMM olan kıdemli meslek mensuplarının eğitim alıp, sınava girip bağımsız denetçilik belgesini almalarını doğru buluyorum.

İpek Alkan: Birçok farklı sektörden hizmet verdiğiniz kurum bulunuyor. Bugünlerde firmaların mali yapıda dengede tutmakta en çok zorlandığı kalem hangisi?

Mete Gülaçtı: Genel ekonomik konjonktüre bağlı olarak borç kaleminde dolar, alacak kaleminde avro olan her firma uzun süre sıkıntı yaşayacak gibi duruyor. Özelikle ithalat kalemi ve dövizli kredi borcu olan firmalar mutlaka mali tabloları iyi okumalı ve hem muhasebe hem de finans departmanlarının vereceği raporları titizlikle ele almalı, incelemeli, kararlar bu verilere göre alınmalı.

İpek Alkan: Genel konjonktüre baktığımızda, önümüzdeki senelerde hangi sektörler dara düşecek gibi duruyor? Sirenleri çalmamız gereken sektörler var mı?

Mete Gülaçtı: Sektör bazında değerlendirme yapmam doğru olmaz ama bir önceki soruya verdiğim yanıtlar bu soruda da geçerli. Hangi sektörde olursa olsun firmalar ithalat kalemleri ve buna bağlı stokları varsa çok dikkatli olmalı. Yatırımlara karar verirken ve özellikle dövizli banka kredileri kullanırken ince elemek sık dokumak lazım. Kısaca döviz, işletme için düzgün bir finansal yönetim ile kontrol altında tutulmalı ve imkân varsa avantaja çevrilmeli. Aslında her konuşmamız doğru bir raporlamaya dikkat çekiyor yani finansın ve muhasebenin önemini görüyorsunuz.

İpek Alkan: Firmalar bütçe kısıtlamasına girdiklerinde, ilk önce “pazarlama” veya “arge” gibi can damarı bölümlerden parayı keserler. Sizin de deneyimleriniz bu yönde mi? Farklı örnekler var mı?

Mete Gülaçtı: Firmalar bütçe kısıtlamalarına girdiklerinde hemen hemen her departmana bunu yansıtıyorlar ama tabi daha çok maddi kaynağa ihtiyacı olan departmanlar bundan çok etkileniyor. Sizin verdiğiniz örnekten yola çıkarsak, Ar- Ge ülkemizde çok büyük ve kurumsal firmalar haricinde pek de önemsenmeyen bir departman olduğu için zaten sadece bütçe kısıtlama zamanlarında değil normal zamanda da pek kaynak yaratılan bir birim değil, buna bizzat şahit oldum. Pazarlama ise biraz daha farklı. Bütçe kısıtlamalarına gidildiği durumlarda bile bazen etkilenmiyorlar. Çünkü özellikle nihai tüketiciye mal satanların can damarı olan pazarlama departmanlarına hem nakit akışını yönetmek hem varsa stok durumunu düzeltmek için mutlaka kaynak yaratılıyor, buna da birçok kez şahit oldum. Benim sorularını cevapladığım ve içinde bulunduğum muhasebe ve finans departmanına gelince iş gücü ve bazı dönemlerde teknoloji yatırımı hariç departman bazında fazla kaynak gerektirmeyen bölümler. Zaten birçok firma bu departmanlarda asgari iş gücüyle ve teknoloji ile çalıştıkları için en fazla 1-2 dönem çalışanlara maaş artışı yapmama veya mevcut teknolojik altyapı ile devam etme kararı hariç bir kısıtlama fazla görmedim. Bana göre en fazla etkilenen üretimle doğrudan ilgilenen kısımlar oluyor ki bu da genellikle iş gücü bazında… Örneğin bir fabrikada satışlar azalıp, stoklar çoğaldığında ilk yapılan eylem genellikle işçi çıkarmak oluyor. Bu da esasında büyük ekonomik kriz zamanları hariç doğru raporlama ile aşılabilecek bir şey ki ekonomik kriz zamanlarında bile doğru yönetimle o dönemlerden daha güçlü çıkan firmalar oldu. İşte kriz gibi zor dönemlerde yönetim ve maliyet muhasebesi ile finansal yönetim konularında uzman kişilere sahip firmalar bu sıkıntıları daha az yaşıyor. Çünkü bu uzmanlıklar gelecek öngörülerine çokça yardımcı oluyor ve hamleleri erkenden yapıp önlem alınmasını sağlıyorlar.

Embed from Getty Images

İpek Alkan: Muhasebesini ve finansmanını iyi şekilde şekillendirememiş birçok kurum iflas etmeye mahkûm. Firmaların en çok dikkat etmesi gereken şey nedir? Ne önerirsiniz?

Mete Gülaçtı: Sadece firmanın can damarları muhasebe ve finans açısından değerlendirmiyorum bu durumu. Eğer bir kurumda doğru örgütsel yapı kurulmamışsa her türlü problem olur. Muhasebe ve finans bunların bir parçası… Tek farkları özellikle ülkemizde KOBİ ayarındaki işletmelerde bu birbirini tamamlayan iki departmana yeteri kadar değer verilmemesi. Sadece firmanın sıkıntılı dönemlerinde akla gelebiliyorlar o da kısa süreliğine. Finans deyince malum yurdum insanı finansı para olarak algıladığı için hele bir de işletmenin ekonomik sıkıntıları varsa örneğin bankalarla kredi konularında sıkıntılar yaşıyorsa, o önceden önemsenmeyen finansçı, bir genel müdür muamelesi görebiliyor, ta ki sıkıntılı dönem bitene kadar… Kısmen muhasebeciler için de geçerli bu durum, sıkıntı geçene kadar… Sonrasında yine aynı değer vermeyen işletme politikaları devam ediyor. Tabi sıkıntı sadece bununla da bitmiyor aynı durum biz dışarından hizmet veren SMMM ve YMM’ler için de geçerli. Zaten işletmeler arasında temel bir fark burada ortaya çıkıyor. Muhasebesine finansına hâkim, o yapıları düzgün kurmuş firma sahipleri, ortaklar vs bu sıkıntıları yaşamıyorlar ve ilk gün neyse, sıkıntılı günlerde de bu sistemlere aynı değeri veriyorlar. Çünkü biliyorlar ki mutfak orası, oradan gelecek bilgi ve raporlara göre hareket edecekler.

Bu arada bir bilgi daha vereyim en başarılı patronlar muhasebe ve finans bilirler. Bu demek değildir ki oturup defter tutacak, banka hesaplarını kontrol edecek, mali tablo hazırlayacak veya uygun banka kredisi bulacak. Bilanço okuyabilsin, nakit akım tablosunu kendisinin anlayabileceği şekilde basitleştirsin ve analiz etsin, bütçe rakamlarındaki hedefler tutmuş mu kontrol etsin ve stoklara baksın yeterli.

Firma sahiplerine, ortaklarına hatta mümkünse diğer departman çalışanlarına tavsiyem, mutlaka raporlama ve mali tablo okuma konusuna hâkim olmaları. Yani firmanın durumunu ve tahmini geleceğini rakamlardan yola çıkarak analiz edebilmeleri. Bu durum hem işletmeyi hem de çalışanları günümüzün rekabetçi ve acımasız piyasa koşullarında otomatikman öne geçiriyor.

Başından beri aynı şeyi vurguladım, raporlama işletmeler için çok önemli ve buna en önemli katkıyı verecek olan departmanlar muhasebe ve finans. O pozisyonlarda çalışacak veya dışarıdan fayda sağlayacak, hizmet sunacak kişiler çok doğru seçilmeli ve bu kişilere önem verilmelidir. Bunların haricinde gördüğüm ve tecrübe ettiğim bir konu varsa, büyüklüğü ne olursa olsun işletmelerde, doğru insanlar, düzgün organizasyon, kaliteli yapılanma ve eğitim her şeyin ilacıdır.

Yeni trend: Yik Yak

Herkes Ello’dan bahsededursun, dünyayı kasıp kavurmaya hazırlanan yeni bir uygulama var: Yik Yak.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın; Yik Yak, lokasyon bilginizi kullanarak etrafınızdakilerin neler hakkında yazdıklarını isimlerini gizleyerek gösteriyor. Daha bugün konuşuyorduk. Sosyal medya ilk kez ortaya çıktığında, kimliğinizi ortaya koyarak dijital dünyada da konuşmanızı, fikir beyan etmenizi teşvik etti. Şimdilerde ise bu alışkanlık yerini anonymous yorumlara bırakıyor.

Birçok sebebi var.

Değişimin başlıca nedeni; markalar! Önceleri halkın sesini duyurması, networking yapması ve birbiriyle olan iletişimini kuvvetlendirmesi amacına hizmet eden sosyal medya, şimdilerde en güçlü reklam mecrası haline geldi. Öyle ki, kullanıcıların kendi rızalarıyla veriyor oldukları datalar incelenerek, kişisel reklamlarla tam bir rahatsızlık merkezine dönüştü.
Geçtiğimiz gün Tolga Arıcan ile de yaptığımız söyleşide de konusu geçtiği gibi artık yeni odak noktası big data! Analiz edilmekten, incelenmekten rahatsız olanlarda bir kaçış noktası aramaya başladı ki buna da çözüm olarak birçok platform oluşmaya başladı.

Yik Yak ile bir toplantıda kimliğinizi gizleyerek yöneticiniz hakkında yorumlar yapabilir, ders esnasında sınıftaki arkadaşlarınızla muhabbet edebilirsiniz. Hatta, 1-2 gün önce Amerika’da Yik Yak’i kullanarak okulda bomba ihbarı yapılması da buna örnek olarak gösterilebilir. Amma velakin Yik Yak, ortaokul ve liselerin olduğu bölgeleri bloke etmeye çalıştığını da söylüyor.

Tüm bunların üzerine bir de Yak’leyerek puan da kazanıyorsunuz. Böylece ödüllendirildiğinizden de söz ediliyor.

Tutar mı?

Ne kadar hızlı penetre olur bilemiyorum. Zira bu akımın öncülerinden olması ve kullanıcıların alışkanlıklarını değiştirmek için çok emek harcaması gerektiği de bir gerçek. Fakat, mobil dünyanın bize getirdiği lokasyon bilgisinin takibini çok akıllı bir yolla kullandığı bir gerçek.

Türkiye App Store’da da yüklenebilen uygulamayı Türk aklı neler için kullanır acaba? :)

Bi’log Arası: Tolga Arıcan

Bu haftaki konuğum, iş sebebiyle tanıştığım ve tanışmaktan da beraber çalışmaktan da çok memnun olduğum arkadaşım Tolga Arıcan.

Kendisi, hem bilgisi hem de bilinçli yaklaşımıyla sektöre anlam kazandıran sayılı genç girişimcilerinden ve yaptığı projelerle Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ses getiriyor. Şu anda, Manifaktüre Ajansı’nın kurucu ortağı olarak kariyerine devam eden Tolga ile hem dijitalleşen dünyayı hem de yazılım geliştiricilerin halini konuştuk.

Teşekkürler Tolga! İyi okumalar.

İpek Alkan: Kendinden biraz bahseder misin?

Tolga Arıcan: İçinde bulunduğumuz internet çağının başlangıcına yetişebilme şansına sahip nesilden biri olarak; 90’ların tolga_arican_avatarsonunda webmaster’lığa soyunan bir çocukken, Bilgi Üniversite’si Bilgisayar Bilimleri’nden da mezun olduktan sonra (hatta olmadan önce) hemen dijital sektöre atıldım. Ajans, internet projesi, Microsoft gibi farklı kültürlerle ufak flörtleşmelerden sonra da Utopic Farm’ı kurdum. Sonrasında da Blogger’s Base Cafe, Utopic Farm Üsküp ofisi gibi ara maceralar daha yaşayıp, şu anda da hem ortağı olduğum hem de operasyonunu götürdüğüm Manifaktüre’de serüvenime devam ediyorum.

İpek Alkan: Kurucu Ortağı olduğun Manifaktüre sadece ajanslara hizmet veren bir yazılım evi. Böyle bir ihtiyaç olduğuna nasıl karar verdiniz? İlgi beklediğiniz gibi oldu mu?

Tolga Arıcan: Utopic Farm’ın büyümesi ile beraber hayatımın bir parçası haline gelen ortağım Çağrı Tek ile tanışmam büyük bir şans oldu. Pazardaki boşluğu görüp bunu bir fırsata çevirmek Çağrı’nın fikriydi. Başta özellikle benim tereddütlerim vardı. Ama hem ticari ahlaki değerlerimizden, hem de sağladığımız güven ortamından ötürü diğer ajanslar Manifaktüre’yi çok hızlı bir şekilde benimsediler. Hatta yapılarını tekrar gözden geçirmelerine ortam sağlamış olduk. Onlar da gereğinden fazla maaliyetli bir iç yazılım departmanını, dışarıdan profesyonel bir hizmetle değiştirme gibi bir fırsatı değerlendirmeye başladılar.

İpek Alkan: Sence, Türkiye’de yazılım geliştiricileri yeterince donanımlı mı? Eksiklikler neler?

Tolga Arıcan: Bence en büyük sıkıntı, eğitim. Öğrenim düzeyimiz çok yüksek olmadığı ve yeterince hızlı gelişerek gelmediğimiz için iş hayatı öncesinde, biraz birşeyler kaptığında insanlar, ‘Ben oldum’, ‘Esasında daha iyisini hakediyorum’ demeye başlıyorlar. Bu sırf geliştirici için de geçerli değil. Tasarımcısı, proje yöneticisi, müşteri temsilcisi, .. gibi diğer pozisyondaki kişiler için de geçerli. Herkes çok kısa vadeli düşünüyor veya ufak kazançlar peşinden koşuyorlar. Doğal olarak da bir noktada tatminsizlik ve sektöre küsmeye dönüşüp yok oluyorlar. Bu noktada çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Sektör işverenleri olarak o kadar kolay Sr. , Takım Lideri, Direktör gibi ünvanları dağıtıyoruz ki, hem o ünvandaki kişi inanıyor altını doldurabileceğini, hem de o ünvanı veren kişiler, ünvanın gerektirdiği kadar işi bekleyebiliyor.

İpek Alkan: Dünyada birçok yazılım devi/markası ortaya çıkıyor. Çok güzel projelerle de genç yaşta milyoner oluyorlar. Türkiye’de bunun örneğine pek de rastlanmıyor. Sence bunun sebebi nedir?

Tolga Arıcan: Başlı başına günlerce bunu tartışabiliriz ama anahtar noktalar bence: Eğitim+Öğretim, Kültür, Olanaklar, Takım. California’da doğup, çok iyi bir eğitim ve öğretim alıp, Starbucks’a kahve almaya girdiğinde sağında Facebook’tan biri solunda Google’dan başka biri ile aynı havayı soluyan, dünyanın en iyi konferans seminerlerine katılabilen, yatırım firmalarının ve danışmanların daha oturmuş olduğu, yatırım kültürünün bir 5 yıl önümüzde olan bir ortamdaki genç girişimci ile buradaki genç girişimci arasında başarılı olma ihtimallerini bu parametrelerle karşılaştırınca zaten cevap biraz daha ortaya çıkıyor sanırım.

Ama eklemeden geçemediğim bir konu, burada 1000’de 3 ise başarı oranı, yurtdışında belki çok daha düşük. Çünkü kat ve kat fazla girişim var o tarafta da. Sadece en başarılı olunan örnekleri konuşmayı da seviyoruz ama binlerce kat başarısız olmuş örnekler de var. Girişimcilik belki de en zor meslek esasında. Safe Zone’u olmayan bir maraton, ve bu maratonu koşarken yorulmak diye bir şey olmadığını baştan kabullenip, her türlü sosyal hayatınızın önüne iş’i koyabiliyor olmanız lazım.

Ve takım! Yatırımcısından, yola çıktığınız arkadaşlarınıza, ve hatta sevgiliniz/eşinize kadar. Projenin sürdürülebilinir olmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri çekirdek takım. Bu maratonda sizi hep ileriye taşıyacak, size gereken desteği verecek, sizin eksikliğinizi kapatacak kişilerin olması lazım. Hiç kimse tek başına başarılı olamaz. Tek başına birşeyler üretebilir ama onu büyütüp parlatacak olan şey, beraber ilerlediği kişilerin hayatına ve işine olan katmadeğeri olacaktır.

tolga_arican_inlineİpek Alkan: Bir dönem, sosyal medya çok popüler oldu ve bununla beraber sosyal medya uygulamaları peynir ekmek gibi yapılmaya ve satılmaya başlandı. Şimdilerde ise bu akım mobil dünya için geçerli. Sence bundan sonraki adım nedir?

Tolga Arıcan: Esasında uzaktan bakınca biraz böyle gözükse de, içinde bulunduğumuz ve gelişen dönem biraz daha ‘Convergence’ ve ‘Data’ dönemi. Bu noktada hedefleri doğru koymak ve marketing faaliyetlerini doğru kurgulamak lazım. Yakın geçmişte sosyal medyada takipçi ve beğeni peşinde koşulurdu, şimdi de ‘Mobilde uygulama şart’ denmesi gibi yanlış yönlendirmelerin sonucunda dönemsel furya olarak görülüyor.

Ama olması gereken, madem 1 milyon takipçin var Facebook’ta, esas şimdi o platformda doğru kurguda uygulamaları yapman lazım. Madem mobil penetrasyon arttı, Facebook uygulamasının etkileşimini birşekilde orada da devam ettirmelisin. Artık medya satınalma, retargeting, programatik araçlar da çok gelişmiş durumda. Müşterini tanı, data’sını topla, hareketlerini analiz et, çok daha odaklı birşekilde ve hatta yakaladığın başka platformlarda/kanallarda satışa dönüştürecek reklam faaliyetlerini beslemiş ol. Offline alanlarında karşılaştığında kim olduğunu bilmeyi hedefle. Call Center’ı aradığında ne kadar aktif olarak sosyal ağlarda senle etkileşmiş onu gör, ona göre konuş/yönlendir.

Artık Lovemark olmak o kadar kolay ki, sadece doğru strateji ve doğru teknik altyapıları kurgulayıp üreterek hizmet kaliteni arttırmak çok kolay. Müşteriyi özel hissettirmek, ona değer verdiğini göstermek çok kolay. Onunla olan bağlarını kuvvetlendirip bunu bir ‘loyalty’ programına çevirmek için çok daha fazla platform var elimizin altında.

Demek istediğim; mobile şu anda trend olarak bakmaktansa, müşteriye ulaşabileceğin yeni bir kanal / 360 derece kurguna katabileceğin yeni bir platform olarak bakmak daha doğru ve verimli. Yarın giyilebilir teknolojiler daha solidite olup, daha fazlasını sunduğu zaman da aynı şekilde o da tamamlayıcı bir kanal/platform olacak.

İpek Alkan: Yatırımını yazılım dünyasına yapmayı düşünenlere neler tavsiye edersin?

Tolga Arıcan: Yazılım dünyası da kendi içinde artık derya deniz durumda doğal olarak. Bizim gibi biraz daha odaklı ve dijital sektöre özel çözümler üreteceklere önerim, projelerin kreatif süreçlerine de hakim olabilmek çok önemli bir katmadeğer. Her ne kadar tasarım hizmeti vermesek de, user experience dinamiklerine aşina olmak şart. Buna ek olarak marka yerine ajansın müşteri konumunda olması, iletişim tonunun değişmesi / çalışma saatlerinin farklılaşması anlamına da denk geliyor. Buna hazırlıklı olunması lazım. Her ne kadar sektörü büyütmek için elimizden geldiğince çaba göstersek de, bu alanda rekabet edebileceğimiz diğer firmaların da varlığı ve geliyor olmasını isteriz.