Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Ipek Alkan

10 seneye yakın süredir; farklı sektörlerde faal olan (havayolu, perakende, enerji, kağıt vb.) firmaların yaşadığı problem ve ihtiyaçlara uygun çözümler geliştirip yönetiminde de aktif rol alan; öncelikli olarak Pazarlama, Stratejik Planlama ve Uygulama konularında danışman.

Bi’log Arası: Ebru Burduroğlu

Bu haftaki konuğum, yiyecek-içecek sektöründeki devlerden birisi olan Tike Restoranlarının veliahtlarından Ebru Burduroğlu. Kendisi, hem lise yıllarımdan iyi bir arkadaşım, hem de hemşerim. İşine olduğu kadar, Tenis spor dalına 2013-07-22 01.21.34 da aşk ile bağlı olan Ebru, Tike’nin başarısı için kaç tane ülke, ne kadar yol aştı bilemiyorum. Hikayesi hem ilginç hem de sektörü merak edenlere de ışık tutacak cinsten. Kendisine söyleşi için çok teşekkür ederim. İyi okumalar! 

İpek Alkan: Kendinden biraz bahseder misin?

Ebru Burduroğlu: Amerika’nın New Hampshire eyaletinde doğdum. 10 yaşında İstanbul’a taşındım. Amerika’da Florida’da yaşarken tenise başladım. Florida’da zaten ya tenis yada golf oynarsın=) Türkiyede Enka spor klubünün lisanslı tenisçisi olduktan sonra Türkiye ve Avrupa genelinde turnuvalara katıldım. Eski milli takım oyuncusuyum ve şu anda boş zamanımda tenis koçluğu yapıyorum. Amerika’dan tenis bursu alınca üniversite için tekrar Amerikaya gittim.

Seton Hall University’de Business Marketing ten mezun olduktan sonar ailemin yemek kültüründen, babamın başarılı markası ve Adanalı olmamdan, masterımı The Art Institute of New York City de Restaurant Management üzerine yaptım. Daha fazla dünya yı görmek için 1 yıl dünya turu yaptım. Tenisi profesyonel olarak bırakınca küçüklükten beri bayıldığım mesleğe girdim… Tike …

Tike Istanbul, Londra, Kiev, Cidde de bulunduktan sonra bu sene Tike Dubai de bulunmaktayım.

İpek Alkan: Tike; aile şirketiniz olmasaydı da yine de bu işi tercih eder miydin? Neden?

Ebru Burduroğlu: Kesinlikle. Kendimi başka bir sektörde göremiyorum. İnsanları yemekle mutlu etmek, özel günlerinde aileleri bir araya getirmek beni inanılmaz sevindiriyor.

Adanalı bir aileden geldiğimden dolayı evimizde her akşam donatılmış bir soframız olurdu. Sanki her gün misafir ağırlayacakmışız gibi. Babaannemler bizimle yaşadığından yemek kültürümü geliştirdiğimi düşünüyorum.

Buna en güzel örnek, babaannemin bir gün arkadaşlarını hem briç hem de yemek için davet etmesiydi.

Babaannem hep enterasan yemeklerin tarifini bulup, misafirlere ya da ailesine tattırır. Bir gün öyle birşey yapmıştı ki ben bir genç olarak hayatta o yemeğe dokunmayacağımı dile getirmiştim.

Babaannemin cevabı “Ya bir gün prenses olursan, öyle bir masada ben bunu yemem mi diyeceksin?” idi.

Sofra nezaketini böyle öğrenmemle birlikte bu güne kadar herşeyi yiyen ve tadan bir insanımdır.

Peru’nun bir köyünde onların meşhur yemeğin “Qui” denemişliğim vardır. Bu arada bu özel tabakları “Hamster”! Evet, hamster yemiş bir Adanılıyım!

İpek Alkan: Türkiye’nin yurtdışında bulunan gurur markalarından birisisiniz. Sence bu başarının sırrı nedir?

Ebru Burduroğlu: Tike’yi bebeğimiz gibi görüyoruz. Şu anda restoranımızda çalişan şeflerimiz uzun yıllardır, değişik lokasyonlarda bizim için çalışıyor. Bundan dolayı sloganımız bile “Tike Family” dir. Tikeyi bir ülkede açmaya karar verince gireceğimiz pazarı önceden araştırıyoruz. Franchise verdiğimizde seçtiğimiz ortak, bu sektörü bizim kadar sevmeli. Ne yazık ki çoğu insan restoran sektörünü bir eğlence olarak görebiliyor. Herkes restoran açmak istiyor. “Ah bir restoranım olsada her gün güzel yesem, arkadaşlarımı doyursam gibi”, Bir diğer yanlış düşüncede yaptıkları yatırımı hemen geri alacaklarını düşünmeleri. Restoran işi, özellikle Tike gibi bir konsept, çok detaylı bir proje! 250 kişilik bir restoran açmak o insanları yönetmek, yemek kalitesi için şeflerin istediği ürünleri bulmak… vs

Bizim en büyük başarımız işin başında durmak. Bir restoran açıp, aşçılarımızı bir ülkeye gönderdiğimizde kalıcı bir hareket olarak görüyoruz. Bence bu bizim en başarılı olduğumuz konu. Çoğu marka 1 ay sonradan bütün restoranı bir müdüre bırakıyor, ve çoğunlukla bu müdürler Türk bile olmuyor. Aşçılar da başka bir ülkeden oluyor.

Sen başka bir ülkeden çok iyi bir chef getirebilirsin ama o insanda Türk damak tadı olmadığı sürece asla ürünü başarı ile satamazsın. Türk restoranıysan Türkler olacak başında. Diğer ırktan insanları da eğiteceksin.

İpek Alkan: Bulunduğun sektöre terimsel olarak yaklaştığımızda “yiyecek/içecek” veya “HORECA” diye adlandırabiliriz. Fakat ben açıkçası “hizmet” sektörünün anası olarak görüyorum. Sence, sektör paydaşlarınız da bunun farkında mı?

Ebru Burduroğlu: Farkında olanlar zaten başarılı oluyor. Eğer bir müşteri evinin konforluğundan çıkıp, bir restorana geliyorsa, parasının karşılığı olan yemek kalitesi yanında garson, müdür ve şeflerin hizmeti önemli.

Bu keyfi, lezzeti, aile ortamımızın neşesini, sofralamızın zenginliğini yansıtmak, yaşatmak ve tüm bu güzellikleri sizlere eksiksiz sunmak için 1998 yılında Tike`nin kapılarını açtık misafirlerimize…

İpek Alkan: Türkiye’de sektörünüze uygun kalifiye işgücünün oluşturulduğuna inanıyor musun? Eksiklikler neler?

Ebru Burduroğlu: Ben her zaman demişimdir, Türkiye’de hizmet gayet iyi. En ufak bir cafeye gidildiğinde bile belli bir standart vardır. Bu bizim Türk kültüründen gelen bir şeydir. Yemek yemeyi seven insanlarız. Özellikle bu keyfi, hizmeti bol sohbetli arkadaş ve dostlarla paylaşabilirsek ne mutlu bize.

Kebap sektörünü ele alırsak bence eksikler giderildi. Tike’yi açmamızın nedeni zamanında Türk yemeğini iyi pazarlamamızdı. Bu eksiği gördük. Neden dünyada İtalyan restoranları dünyadaki en iyi restoranlar arasına girerken, Türk restoranları hep corner shop olarak görülüyordu?

İpek Alkan: İşinizin merkezi hizmet olduğu için, diğer sektörlere nazaran “reklam” kampanyaları pek gerçekçi olarak sonuca etki etmeyebilir. Potansiyel müşterinin sizi tercih etmesi için ne gibi aksiyonlar alıyorsunuz?

Ebru Burduroğlu: Dergilerle görüşmeler, radyoda 15 saniyelik duyurular, ve en önemlisi sosyal medya.

Tike müşteri verisi tutuyoruz. Böylece yeni bir ürün çıkardığımızda ya da özel günler ve bayramlar sırasında Tike Ailesi olarak toplu epostalar gönderiliyor.

Garsonların hizmeti hariç, müdürler her masaya gidiyor ve herşeyin yolunda olduğuna dair bir şekilde teyit ediliyor. Garsonlar eğitim aşamasında iken her yemeğin Türkçe olarak bilmesini önemsiyoruz. Ayrıca, eğitim esnasında her yemeği şefler tarafından hazırlatıp, garsonlar tarafından denetiyoruz.

Eğer garsonun kendisi yemeği deneyip, görsel olarak görürse, o ürünü daha iyi satacaktır.

İkram bizim için çok önemli. Restoran her daim Türkçe müzik çalıyor.

İpek Alkan: İşin 7/24 çalışma disiplini gerektiriyor. Tüm gün motivasyonunu ayakta tutmak için yaptığın özel bir ritüel var mı?

Ebru Burduroğlu: Doğruyu sölemek gerekirse yok. Ama belirli saatlerde eğer iş yavaşsa mutlaka yemekle ilgili yazılar okuyup, yeni fikirler elde etmeye çalışıyorum. Sevdiğin işi yapınca motivasyonu ayakta tutmak gerekmez. Zaten işin kendisini, her gün yeni bir gün gibi, bir başlangıç olarak görüyorsun.

İpek Alkan: Birçok farklı ülkede yaşadın, çalıştın ve çalışıyorsun. Ülkeler arası müşterilerinizin istekleri de değişiyordur. Bu konuda enteresan bir anın var mı?

Ebru Burduroğlu: Çooook var. İnan ki işin kendisi zor değil. Asıl zor olan her türlü müşteriyi memnun etmek her ne kadar da mantıklı gelmese de. Cidde, Suudi Arabistan’da 2.5 seneye yakın kaldım. Bildiğiniz gibi petrol zengini bir ülke ve hakikaten bazıları Harem Sultan gibi yaşıyor.

Bir gün prenseslerden birisi geldi. O zamanlarda kapalı alanda nargile ve sigara içme yasağı yeni kabul edilmişti. Eğer Suudi Arabistan’da Prenses isen, hayır kelimesini pek olumlu karşılamıyorlar.

Tuvalette içebilir diye duruma çözüm bulmaya çalışırken, bu sefer sandalye isteğinde bulundu.

Koskoca restoran doluyken biz tuvalette ayakta kalmasın diye özel odamızdaki sandalyeyi tuvalette koyup, yeni bir sigara odası yaratmamız gerekmişti.

En yenisi Dubai’de ki restoranımız plajın önünde olduğundan bir kadının restoran ortasında bikini ile dolaşmasıydı. Her ne kadar yüzde 75 yabancı olsa bile Dubai’de geri kalan kısım tutucu: Emiratiler. Mecburi olarak bayana nazikçe üstünü giymesini söylemiştik.

İpek Alkan: Sektöre girmeyi düşünenlere neler önerirsin?

Ebru Burduroğlu: Kesinlikle bu işe bağlı olman ve çok sevmen gerekiyor. Çalışma saatleri hem çok uzun hem de ofis saatinin tam zıttı. Yani, arkadaşlarınız işten çıkarken restoran işi daha yeni başlıyor! Özellikle haftasonları çoğu insan için rahatlamak içinse, restoran sektöründeki biz için; en dolu zamandır. Dünyadaki bütün restoranlara dair bir bilinen vardır ki o da; restoranların Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri bütün hafta içinde gerçekleşen karın hep üstündedir.

Müşteri odaklı mı yoksa Çalışan odaklı mısınız?

Bugün, Inc.’te Richard Branson’ın bir söyleşisini okudum.

Çılgın ve dahi işadamı, şirketlerindeki önem sıralamasını şöyle anlatmış:

1) Çalışan

2) Müşteri

3) Hissedar

Çok da mantıklı bir açıklama yapmış; çalışanınız mutluysa, müşterinizi memnun eder, memnun müşteri ise, hissedarı güldürür. Sonra da bu mantığı hala kavrayamamış olan şirketlere şaşırdığını da dile getirmiş.

Hani bir çok kez oluşturduğumuz kampanyalarda ve fikirlerde “müşteri odaklı” (customer-centric) bir yönetimi ve disiplini prensip olarak benimseriz. Branson, “çalışan odaklı” yani “employee-centric” yaklaşımda olduğundan bahsetmiş.

Ne yalan söyleyeyim, mantık çok basit ama okumak çok hoşuma gitti. Hatta bu kadar basit ama bir o kadar da pratikte göremediğimiz bu yaklaşım beni düşündürdü.

Türkiye’de, şirket çalışanlarının memnuniyeti ile ilgili yapılan herhangi bir araştırma var mı diye baktım. Şöyle birkaç örnek vermek istiyorum:

mobbing

Tüm bunlara bakınca, çalışanlarına eğitim veren, çalıştıran ve başarılı olmaya çalışan firmaların öncelikle bir eğitime ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Zira, bu sıralar, restoranlarda aldığım hizmetten tutun da bir kıyafet markasında bile aldığım hizmetten memnun değilim. Hep bir mutsuzluk ve umursamazlık var. Burada suçu çalışanda aramak yerine, Çalışan, Müşteri ve Hissedar üçgenini bilmeyen işverenler/yöneticilerde aramak ve bulmak gerek!

Siz de, Branson’ın söyleşisini okumak isterseniz, tıklayın.

Bi’log Arası: Menend Esemenli

Bazı insanlar vardır; size sizden fazla güvenir ve gelişiminiz için büyük destek verir. Bu haftaki konuğumun da benim için böyle bir önemi var. 

Şu anda görev aldığım ADBA A.Ş.’nin Yönetim Kadrosunda bulunan ve benim yöneticim, Menend Esemenli, ricamı kırmayıp, değerli bilgilerini bizlerle paylaştı. Kendisi, çok başarılı bir eğitimin yanı sıra, Stratejik Pazarlama konusundaMenend Esemenli #2 söz sahibi olan bir iş adamı. Emin olun bu söyleşiden, bireysel veya kurumsal gözlerle de okusanız çok faydalanacaksınız.

İyi okumalar!

İpek Alkan: Kendinizi biraz anlatır mısınız?

Menend Esemenli: Bu soruya genelikle kısa bir özgeçmiş şeklinde cevap vermek adettendir. Ben de öyle yapayım. Mühendislik eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde tamamladım. Eğitimini almış olduğum mesleğimi hiç yapmamış olmama rağmen, ana dalımı çok severek okuduğumu, mühendislik eğitiminin ve de üniversitemin iş hayatıma dair çok önemli etkileri olduğunu söylemeliyim. Akabinde, işletme alanında yüksek lisansımı tamamladım ve kariyerime yurtdışında Avusturya Viyana’da başladım. Yaklaşık 4 sene sonra, Türkiye’ye dönerek ADBA A.Ş.’de görev aldım.

İpek Alkan: Bir İnşaat Mühendisi olarak, Stratejik Pazarlama & Danışmanlık sektörüne geçiş kararınız nasıl oldu?

Menend Esemenli: Kolay oldu. Bu soruya, sektörden bağımsız cevap vermek isterim. Çünkü, iş hayatının bazı temel dinamikleri var. Bu dinamikleri şöyle özetleyebilirim; Tahlil et, Karar ver, Uygula, Ölç, Öğren. Bunları yaparken mühendislik ve işletme eğitimlerinin getirdiği formasyon çok faydalı oluyor! Geriye kalan kısım ise, faaliyet gösterdiğiniz sektör ne ise, ona özel şartları öğrenmek, ve temel formasyonunuzla harmanlamak. Üniversitede eğitimini aldığınız ana daldaki sektörde çalışsanız da, bu öğrenme ve harmanlamayı sürekli yapmanız gerekiyor. Çünkü iş hayatı, karşılaştığınız tabloya göre, akademik teoriyi günlük pratiğe her gün yeniden uygulamanızı gerektiriyor. Tablo her gün değişiyor!

İpek Alkan: Türkiye’de gördüğümüz ve gıpta ettiğimiz birçok fikrin aslında yurtdışından alıntı olduğunu görüyoruz. Sizce Türkiye’den özgün fikrin az çıkmasının sebebi nedir?

Menend Esemenli: Bu şekilde bir düşünce maalesef yaygın bir şekilde var. Fakat, ben buna tam olarak katılmıyorum. Yurtdışına örnek teşkil eden fikirler ve projeler geliştiren çeşitli firmalarımız ve hatta sektörlerimiz var. Ben konuya şöyle bakıyorum; Yeniyi ve özgünü yapmak hiç kimse için kolay değil. Doğal olarak, ortaya çıkan yeni ve özgün örnekler de pek nadir oluyor. Bu da esasında yaratıcılığın sınırlı olmasından kaynaklanmıyor. Yeniyi ve özgünü yapmak, beraberinde risk getirir. Şirketler, özellikle çeşitli risk faktörlerinin arttığı ortamlarda – örneğin genel ekonomik risk, pazar riski, sektörel risk, müşteri riski, vb. – varolan risklere ek olarak, yeni ve özgün işler yapma riskini de almak istemiyorlar. İştahlarını kaybediyorlar. Fakat unutmamak gerekir ki, yeni ve özgün işler, firmaların sürekliliği açısından elzem değerde. Biz müşterilerimize şunu söylüyoruz; “Şirketler, hata yaptıkları için değil, doğru bildiklerini çok uzun süreyle tekrarladıkları için kaybeder”.

İpek Alkan: Yönetim kadrosunda olduğunuz ADBA’da fikir geliştirirken veya çözüm üretirken nelere dikkat ediyorsunuz?

Menend Esemenli: Ben yaptığımız işi ve çalışma şeklimizi “Pazarlama ve Strateji Mühendisliği” olarak tanımlıyorum. Hizmet Screen Shot 2014-10-29 at 3.43.54 PMettiğimiz kurumun ihtiyacı doğrultusunda, doğru stratejik önermeyi ve amaca hizmet edecek fikri bulmaya çalışırız. Bunu yaparken de, önce ihtiyacı ve varolan durumu tahlil eder, üzerinde düşünürüz. Bizi sonuca ulaştıracağına inandığımız stratejik çözümü, alternatifleri ile birlikte geliştirir ve üzerinde yürüyecek olduğumuz fikir için en doğru mekanizmayı belirlemeye çalışırız. Ve sonrasında uygulama gelir. İşin en kritik yanı ise; Uygulama sonrasında çıktıları takip eder ölçümleriz ve projenin ileriki etapları için bir input olarak kullanırız. Sürekli iyileştirmeye gayret ederiz. Tüm çözümler “terzi işi/haute couture” olmak zorunda. İhtiyaca uygun fikri bulup doğru ölçü ve model ile dikmek zorundasınız. Provalar ile de sürekli kontrol edip iyileştirmelisiniz.

Biz ADBA’da hizmet verdiğimiz markalar için, “özel” ve “benzersiz”, fakat bir o kadar da “kolay” ve “uygulanabilir” çözümler geliştirmeye çalışıyoruz.

Yaptığımız her işte, “strateji”, “yaratıcılık” ve “teknoloji” dengelerini iyi kurarak, pazarlama araçlarının doğru harmanını bulmaya özen gösteriyoruz.

İpek Alkan: ADBA, yolculuğuna başladığı 1986 yılında, bir entegre pazarlama iletişim şirketi olarak kurulmuş. Bugüne kadar geçen süre zarfında “danışmanlık” alanını da hizmet portföyüne eklemiş ve büyütmüş. Bunu tetikleyen durum neydi? Sizce sektörde böyle bir ihtiyaç var mıydı?

Menend Esemenli: Evet doğru. ADBA A.Ş., “Dialogue ve Relationship Marketing” alanında hizmet etmek üzere 1986 yılında kurulmuş Türkiye’nin ilk “Entegre Pazarlama ve İletişim” firması. Kuruluşundan itibaren geçen süre zarfında ADBA, Türkiye’deki operasyonlarına ek olarak Avusturya ve Almanya merkez olmak üzere AB ülkelerindeki operasyonları da eklemiş ve de yurtdışına hizmet ihraç eder duruma gelmiş. ADBA, teknolojinin ve iş dünyasının da değişimiyle, “Pazarlama İletişim” hizmetiyle başladığı bu yolculuğa, “Danışmanlık” ve “İnovasyon” bölümlerini de katarak devam ediyor.

Şu anda ADBA, “marketing”, “consulting” ve “innovation” olarak adlandırılan 3 ana hizmet grubu altında çalışan yerli ve yabancı uzman ekibiyle, 30 yıla yakın süredir, ulusal ve uluslararası düzeyde müşteri ihtiyacına uygun stratejiler geliştiriyor ve projeler yönetiyor.

Pazarlama’ya ek olarak, “danışmanlık” ve “inovasyon” iş birimlerini eklememizin nedeni, tamamen müşteri ihtiyaçları ile ilgili. Çünkü, artan rekabet şartları altında, gün geçtikçe müşterilerimiz bizden yalnızca bir pazarlama kampanyası değil, kendilerini başarıya ulaştıracak stratejik çözümler ve bu çözümlerin uygulanışına dair yol haritaları ister hale geldi. Biz de ihtiyacı görüp, buna uygun bir yapılanmaya geçtik.

İpek Alkan: Sizce, firmaların size olan bu talepleri, iş gücündeki yetersizlikten mi yoksa kurumsal eksikliklerden mi kaynaklanıyor?

Menend Esemenli: Bu konuda biraz önce cevapladığım gibi, ADBA’nın iş yapış kültürünün çok etkili olduğunu düşünüyorum. Ayırca, şu faktörlerin de altını çizmek isterim;

  • Müşterimizin işini kendi işimiz gibi sahipleniriz
  • Farklı sektörlere hizmet vermenin getirdiği deneyimimiz ile ekip olarak yetkinliğimizi sürekli güncel kılarız
  • Bu güncel deneyimi çalışmalarımızda kullanır ve müşterimize aktarırız
  • Senin de içerisinde olduğun yetkin ve değerli ekibimiz ile hizmet verdiğimiz kurumlara yalnızca tavsiyede bulunmaz, tavsiye ettiğimiz stratejinin uygulanmasında onlarla ele ele omuz omuza destek çalışırz.

İpek Alkan: Ekonomik ve sosyal olarak zorlu bir dönemden geçiyoruz. Firmalara bu dönemde nasıl adımlar atmalarını tavsiye edersiniz?

Menend Esemenli: Ben bu soruya, kurumsal uzmanlık alanımız olan “strateji” ve “pazarlama” bakış açısından cevap vereyim.

Eskiden şirketler büyüklükleri hakkında bilgi verirken; üretim alanı, çalışan sayısı gibi rakamlardan bahsederlerdi. Artık günümüzde, şirketler güçlerini ifade etmek için müşteri sayılarını söyler hale geldi!

Gün geçtikçe rekabetin arttığını ve birim müşteri değerinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok.

Okumuş olduğumuz pazarlama kitaplarında bizlere “müşteriyi seçme teknikleri” öğretilirdi. Şimdi, siz müşteriyi değil, müşteri sizi seçiyor!

Sahibi olduğunuzu düşündüğünüz markanın sahibi ise aslında siz değilsiniz. Markanızın gerçek sahibi müşterileriniz!

Yapabilecekleriniz belli; doğru ürün, doğru hizmet, doğru pazarlama ve doğru iletişim.

Markanız için geliştireceğiniz ve de müşterilerinizin bir parçası olacağı hikayeniz olmalı. Sıkça kullanılan bir deyiş var: “A Great Brand is a Great Story!”

Teşekkür ederim.

Marmaray’a soru: 50 Milyon derken?

Bazılarınızın dikkatini çekmiştir, bugünlerde billboard’larda bolca Marmaray görüyoruz. Görselin sahibi de Ulaştırma Bakanlığı başta olmak üzere, birçok kuruluş. (görselde de göreceksiniz.)

Haklılar, bir başarıları var, kutluyorlar. Öncelikle, zaman nasıl geçti anlamadım amma velakin, Marmaray 1. yaşını doldurmuş pek güzel. 1 sene boyunca ancak bir kez binmişimdir, o sebeple hizmeti hakkında yorum yapamayacağım.

Fakat, bir duralım. Görselde koca koca 50.000.000 (50 milyon) yolcunuza teşekkür ediyorsunuz.

İstanbul’da yaşasın yaşasın 15 Milyon kişi, herkes 1 kere binse, 15 Milyon eder. Haydi diyelim çevre illerden de geldiler, bindiler, olsun sana 25 Milyon. 50 Milyon nereden çıktı, canım kardeşim?

Sonra düşündüm, bu adedi nereden sayıyorlar? Turnikelerden. Her turnike geçişinde 1 yolculuk daha olmuş oluyor. Ama birisinin gözünden kaçmış sanıyorum, turnikelerden geçişler, 50.000.000 yolcu etmez, 50.000.000 yolculuk eder. Bu yolculuklar, 15 Milyon yolcu tarafından da yapılmış olabilir. Bilemeyiz.

Yolcu derseniz, tekil bir sayıdan bahsediyor gibi olursunuz. Bizlerin de aklını bulandırırsınız. Mantığım yanlış ise açıklama isterim.

202638marmaray billboard

Bi’log Arası: Mehtap Gülaçtı

Bi’log Arası’nın bugünki konuğu, eğitim duayeni, başarılı işkadını ve benim çok yakın dostum Sevgili Mehtap Gülaçtı.

Keyifli sohbetimizi sizlerle paylaşmadan önce, kendisi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum.

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği mezunu olan Gülaçtı, aynı üniversitede yüksek lisansı da bitirdi. Mehtap GülaçtıAile işletmeleri alanında doktora çalışması da devam ediyor. Altı yıl eğitim ve danışmanlık sektöründe çeşitli pozisyonlarda çalıştıktan, eğitimcilik ve yöneticilik yaptıktan sonra 1999 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcısı olarak çalışmaya başladı. Üniversitenin ikinci yılıydı. Birçok proje ve geliştirme çalışmasında rol aldı. Sonrasında üniversitenin Tanıtım Birimini kurdu ve dört yıl boyunca yönetti. Şu anda da İşletme Bölümünde öğretim elemanı olmanın yanında Aile İşletmeleri ve Girişimcilik Merkezi Müdür Yardımcısı ve yeni kurulan Kariyer ve İş Dünyası İlişkileri Birimi Başkanı. Kısacası, Eğitim, Aile İşletmeleri ve Kariyer deyince, Mehtap Gülaçtı’nın eline pek çoğumuz su dökemez. Şimdi biraz da kendisini dinleyelim.

İpek Alkan: Çok başarılı bir serüveniniz var. Eğitim sektörüne geçmenizin sebebi neydi?

Mehtap Gülaçtı: Mezun olduktan sonra yönetim danışmanlığı sektöründe çalışmaya başladım. Organizasyon geliştirme, danışmanlık ve eğitim alanları içerikleri itibariyle hep iç içeler. Kısa süre sonra eğitim alanına yöneldim ve orada kaldım. Sanırım eğitim, kişisel becerilerimi daha rahat kullanabileceğim bir alandı.

İpek Alkan: Eğitim sektöründe son zamanlarda en çok dikkatimi çeken konu, özellikle eğitim kurumlarının birçok alanda öğrencileriyle iletişim kurmak için yatırım yapmaya başlamaları. Örneğin; billboardlar, sosyal medya aktiviteleri, festivaller bunlardan birkaçı. Sizce, bu değişim nasıl tetiklendi? İhtiyaç var mıydı?

Mehtap Gülaçtı: Eğitim kurumlarının özellikle üniversiteler düzeyinde kendilerini ifade etmeleri ile ilgili ihtiyaçları daha çok vakıf üniversiteleri kurulduktan sonra ortaya çıkmaya başladı. Vakıf üniversitelerinin kendilerini anlatmak ve öğrenci çekmek için verdikleri çaba, kısa sürede tüm sektöre yayıldı. İlk yıllarda yapılan tanıtımlarda sadece vakıf üniversitelerini görürken bugün birçok devlet üniversitesinin de kendini ifade etmek ve öğrencilere ulaşmak için bu yola girdiğini görüyoruz. Günümüzde iletişimin gücü tartışılmaz. Hepimiz kendimizi doğru anlatma ihtiyacı içerisindeyiz. Hangi alanda olursanız olun, iletişim kurmayanın, kendini doğru anlatmayanın, hedef kitlesini doğru anlamayanın hayatta kalma şansı yok. Aslında bu sadece kurumlar için değil hepimiz için öyle.

IMG_3380

İpek Alkan: Kültür Üniversitesi olarak siz neler yapıyorsunuz? Hedeflerinizde neler var?

Mehtap Gülaçtı: Kültür Üniversitesi Türkiye’nin en eski Vakıf Üniversitelerinden biri. Geçmişinde Kültür Koleji ailesi olduğu için de en çok tanınanlarından biri. Biz de üniversite olarak iletişimin gücüne çok inanıyoruz. Üniversitemiz kendini birçok alanda ifade etmeye çalışıyor. Sürekli gelişiyoruz. Örneğin bu yıl öğrencimizi hem içeride hem de mezun olduktan sonra memnun etmeyi hedefleyen iki yeni birim kurduk; biri Öğrencilik Yaşamı bir diğeri de Kariyer ve İş Dünyası İlişkileri Birimi. Kültür Üniversitesi olarak öğrencilerimizi çok yönlü geliştirmeyi, dünya vatandaşı olarak yetiştirmeyi hedefliyoruz. Çok yönlü gelişim o kadar önemli ki, 23 bölümümüzün arzu eden her öğrencisi diğer 22 bölümle çift anadal yapma (çift lisans programı tamamlama) şansına sahip.

İpek Alkan: Üniversite sınavlarına hazırlanan öğrenciler okullarını seçerken nelere dikkat etmelerini tavsiye edersiniz?

Mehtap Gülaçtı: Kariyer yolunu doğru çizebilmek için en önemli olan “kendinden yola çıkmak”tır. Kendini tanımak, güçlü ve zayıf yönlerini öğrenmek, ilgi alanlarını doğru tespit edebilmek çok önemli… Ne yazık ki kişilik gelişiminin de en zor günleri olan ilk gençlik ve ergenlik döneminde aile, arkadaşlar, popüler trendler, moda ve ünlüler de gençlerin tercihleri üzerinde etkili oluyor. Bu da bazen yanlış yönelimlere yol açabiliyor. Doğru olan gidiş yolu; bireyin kendini tanıması, hedeflerini belirlemesi, mesleki alan seçmesi, hedeflerini nasıl gerçekleştirebileceğini araştırması ve yolunu çizmesi. Üniversite seçimi ancak son adımda devreye girmeli. Üniversiteleri sadece isimleri ve popülerlik düzeyleri ile değil, sunduğu imkânlarla da değerlendirebilmek lazım.

İpek Alkan: Sektörün gelişmesi gereken alanlar olarak nereleri görüyorsunuz?

Mehtap Gülaçtı: Hizmet sektörünün diğer alanlarının iş yapma teknolojilerini eğitim sektörüne göre daha hızlı güncellediklerini düşünüyorum. Biz eğitim alanında biraz daha devlet üniversitelerinin süregetirdiği alışkanlıkları takip etme eğilimindeyiz. Üst yönetimdeki kadroların önemli ölçüde devlet üniversitelerinden gelmesi devletin bürokratik iş yapma yöntemlerini de ne yazık ki beraberinde getirebiliyor. Üniversiteler sadece eğitim veren değil aynı zamanda bilim üreten ve toplumun gelişimine çok yönlü olarak destek veren (vermesi gereken) kurumlar. Ancak hem devletin bilim ve eğitim alanındaki üst politikaları hem de kurumların devlet – özel sektör çıkar farklılıklarından oluşan çatışmaları bu hedeflere ulaşmayı zorlaştırıyor.

İpek Alkan: Takip ettiğiniz gibi, tüm dünyada büyük değişime giren sektörler arasında eğitim de var. Mobilleşen bir dünyadan bahsediyoruz. Sizce gelecekte binaların içerisinde eğitim kalacak mı? Yoksa değişen dünya ile beraber herşey uzaktan eğitime mi kayacak?

Mehtap Gülaçtı: Uzaktan eğitim temel hizmet alanlarımızdan biri haline geldi. Sadece bu alanda uzmanlaşan kurumlar var. Twitter üzerinden sertifika programı düzenleyen üniversiteler bile var. Arzı şekillendiren en önemli unsur elbette ki talep. Modern insanın yaşam tarzı ihtiyaçlarını ekran üzerinden karşılamaya dönük olarak şekillendi. Alış verişten, yeme içmeye, eğlenceden sosyalleşmeye tüm yaşam alanlarının sanallaştığı dünyada bu trendin dışında kalmak elbette düşünülemez. Ben de bu alandaki en muhafazakar kurumların bile binalardan çıkarak sanal sınıflara doğru yöneleceğine inanıyorum.

İpek Alkan: Eğitim denince tabir-i caizse hep öğrenciye yüklenilir, fakat eğitimciler ve kurumlar çok da eleştirilmez. Halbuki sektörü doğru şekilde yönlendirme gücüne sahip olan tarafların kendileri olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Mehtap Gülaçtı: Pek çok alanda olduğu gibi eğitimde de ne yazık ki terzi söküğünü dikemiyor. Vizyon eksikliği, kaynak yetersizliği, alandaki oyuncuların beceri eksiklikleri ne yazık ki sürekli gelişim hedefini engelliyor. Sektörel standartların oluşmaması ve performans kriterlerinin sadece akademik yükselme odaklı olması büyük bir sıkıntı. Ne yazık ki bazı eğitimciler iyi bir eğitimci olmak için gerekli adanmışlıktan yoksun. Elbette kurumların altyapı ve sistem olarak da eksikliklerini de görmek gerek. Ancak çok kara bir tablo çizmek ve tüm yükü üniversitelere yüklemek de çok doğru değil. Ne yazık ki öğrencilerimiz de çeşitli kişisel ve çevresel nedenlerle öğrencilik statüsünde başarılı bir rol sergilemiyorlar.

İpek Alkan: Eğitim sektörüne girmeyi düşünen yeni mezunlara ne önerirsiniz?

Mehtap Gülaçtı: Hangi alandan mezun olursanız olun sahip olduğunuz mesleki alan bilgisini eğitim sektörüne taşıyabilir, eğitimci olabilirsiniz. Ancak hizmet sektörünün tamamı gibi eğitimci olmak için de insan ilişkileri, iletişim becerisi, özellikle konuşma ve dinleme, dışa dönüklük, çok yönlü olmak ve içsel motivasyon önemli. İş becerileri olarak baktığımızda eğitimcilerde sunum teknikleri, sınıf yönetimi, zaman yönetimi, hızlı karar alabilme, zor durumlarla başa çıkabilme, stres hatta bazen öfke yönetimi ve inisiyatif kullanabilmek gerekli. Eğitim, çok yönlü sürekli gelişimin zorunlu olduğu bir alan. Bu alandaki herkesin gündemi takip etmesi, bilgilerini ve becerilerini güncellemesi şart. Eğitim alanında yönetici pozisyonlara gelebilmek ise eğitimci becerileri dışında yöneticilik bilgi ve becerisi de gerektiriyor.