Plaza Diline Paydos!

Siz bu “blog postunu” okurken fark etmediğiniz bir şey oluyor. O da az önce İngilizce bir kelime kullanmış olmama rağmen bunu garipsememiş oluşunuz. Gayet Türkçe dili kullanılarak yazılan bu “postun” aslında uydurukça diliyle yazılıyor oluşu! Uydurukça, Bülent Eczacıbaşı’nın Türkçe-İngilizce karışımı diline verdiği ad. Başka bir deyişle Tarzanca da olabilir.

Gün içerisinde yazdığımız epostalarda, girdiğimiz toplantılarda veya arkadaşlarımızla konuşurken ne kadar çok İngilizce kelime kullandığımızın elbet farkındasınızdır. Fakat bunu doğal karşılıyorsunuzdur ve karşılıyoruz. Sosyal medya ve internetin hayatımızda hatrı sayılır yer etmesiyle beraber artık bazı terimlerin Türkçesinin ne olduğunu düşünmektense kolaya kaçıp İngilizcelerini kullanıyoruz. Oysa, bunun hem iletişimimize hem de dilimize ne kadar çok zarar verdiğinin pek de farkında değiliz.

Dilimize pelesenk olan bu yabancı sözcüklerin artık çok rahatsız edici bir noktaya geldiğini fark eden Bülent Bey, plaza diline savaş açmaya karar vermiş.

Haberlerde belirtilen o ki, bundan böyle Eczacıbaşı Holding bünyesinde yer alan tüm firmaların çalışanlarının her İngilizce kelime kullanımında 5 TL’yi gözden çıkartma kuralı getirilmiş. Toplanan para ise Eczacıbaşı Gönüllüleri’nin Yobi’lere katkısı olacakmış.

Şaşırarak ve bir yandan da gülümseyerek bu haberi okudum. Gerçekten de İngilizce kelime kullanılmadan bir toplantı yapılabilir mi diye düşündüm. Mesela, “online marketing”e “çevrimiçi pazarlama” mı diyeceğiz? Veya “third party”e “üçüncü kişiler/paydaşlar” mı diyeceğiz? Türkçelerini yazarken bile insan birkaç saniye düşünüyor. Hem İngilizceleri daha havalı duruyor hem de olumsuz birşey söyleyecekken İngilizce bir kelime kullanınca sanki o cümle nötr hale geliyor diye düşünüyorum.

Peki bu hale nasıl geldik?

Açıkçası, yaptığımız çoğu işin ana vatanı Amerika. Pazarlamanın ana adımları Amerikalılar tarafından hazırlanmış ve teknik terimler de bu şekilde lanse edilmiş. TDK’nın da özellikle terimleri Türkçeleştirmedeki üstün başarısızlığı sonucu konu buralara kadar gelmiş. Yani, augmented reality gibi havalı birşeyi arttırılmış/zenginleştirilmiş gerçeklik olarak söyleyince tüm büyü bozuluyor!

Ama belki de bu bizim oynanan algımızla alakalıdır diye de yorumluyorum. İnternette kullandığımız anlamsız kısaltmalar ve yabancı uyruklu platformlarla zaten bir sürü dilden kelime almış dilimizi tamamen çökerttik. Bu sebeple, daha “-de” bağlacının hangi şartlarda ayrı yazıldığını bilmeyen süper iş dünyası insanları da İngilizce kullanımına daha kolay adapte oldu.

Böyle bir insiyatif aldıkları ve bunu da sosyal sorumluluk projesi haline getirdikleri için Eczacıbaşı’nı kutluyor gerisi hepimizin başına diyorum. Eczacıbaşı çalışanlarına da kolaylıklar diliyorum! :)

20130521-224008.jpg

Küçük dünyada büyük balıklar

Bundan birkaç sene öncesini düşündüğümüzde sosyal medya hepimiz için bir hazineydi. Bunun birkaç sebebi vardı:

1- Kendi dünyalarımızdan çıkıp, yazdıklarımızla, çektiklerimizle ünlü olmaya başladık.
2- Dikkat çekmek için çok fazla uğraş vermemize gerek olmadığını fark ettik.
3- Bilgisayarın önünde saatlerce oturmamızın elle tutulur bir sebebi oluşmuştu.
4- Sosyal medyada dikkat çekebilmek çok önemli bir başarıydı. Herkesi hayran bırakabiliyorduk.
5- Ağımızı oturduğumuz yerden genişletebildiğimizi anlamıştık.

Dünya küçülüyordu ve biz küçülen dünyada büyük birer balıktık.

Tüm bunların zevkini aldıkça daha da çok “online” olmaya başladık. Her yere üye olduk. Her platformda var olmak istedik.

Videolar çektik, paylaştık.
Fotoğraflar çektik, arkadaşlarımızı etiketledik. Gerçek dünyadaki aksiyonlarımızı sanal dünyaya taşıma açlığı ile yanıp tutuştuk.
Yazılar yazdık. Hem de en mahremlerini. Tüm dünyayla paylaştık. Statüler, bloglar ….
İçimizdeki asiyi çıkarttık. Hem politik, hem dinen hem de daha birçok konuda yorumlarımızı açık açık yazdık.
Arada kullanıcı adı kullanıyorduk. Fakat artık kullanıcı adlarımızı bile ad-soyadlarımızla değiştirdik.
Bilinmek, duyulmak ve ünlenmek istedik.

Bugün, yukarıda bahsettiklerimin her birini yaparken alınacak karşılıkların farkında değildik. Yıllardan beri, gerçek dünyada ünlü olan kişilerin yakındığı birşeydi bu. Paparaziler.

Paparazzi, İtalyancanın bir lehçesinde rahatsız edici ses çıkartan küçük sinekler olarak adledilir ve 1960’lı yıllarda çekilmiş bir filmdeki fotoğrafçı karakterin soyadında kullanıldıktan sonra günümüzde de kullanılmaya başlanmıştır.

Peki, bizlerin paparazzileri kim?

Bazı soruları cevaplamanızı isterim:

– Sizin hakkınızda daha da fazla bilgi toplamaya çalışan birileri var mı?
– Sizin fotoğraflarınızı, yazılarınızı, ilişkilerinizi halkla daha da çok paylaşan birileri var mı?
– Hayatınızdaki tüm aksiyonları daha da çok paylaşmanız için birileri imkanlar sağlıyor mu?
– İstemediğiniz halde birileri size ulaşıyor mu?
– En önemlisi de verdikleriniz geri dönüşü olmayan dezavantaj ya da avantaj haline geliyor mu?
– Bu paylaşımlardan para kazanan birileri var mı?

Cevap, evet.
Kim sorusuna gelince; soru daha çok hangi platform olmalıydı.
Google, Facebook, Twitter, Instagram, Linkedin vb. vb.

Başta her Disney ünlüsü çocuk gibi verilen imkan ve hediyelerin karşılıksız olduğunu düşünen bizler şu anda bunlardan kaçmak için elimizden geleni yapıyoruz. Üyeliklerimizi kapatıp, bilgilerimizi değiştirip, profil fotoğraflarımızı değiştiriyoruz. Hatta güvenliğiniz sağlanması için yeni uygulamalar geliştiriliyor. Bunlardan birisi de NetVerify.

NetVerify bizi kurtarır mı?

Ben artık kurtarmaya, korumaya çalışan uygulamaların da, bu zaafımızı kullanmaya çalışan başka tür paparaziler olduğuna inanıyorum. Ne de olsa kişisel bilginizi vermeden ne bir platform ne de başka birşey kullanabiliyorsunuz.

Kurtuluşu var mı? Hayır yok.

Geçtiğimiz aylarda, Google, CIA’in Google’dan istediği kişisel raporları adet aralıklarıyla paylaşmıştı. Ünlü olmak daha kolay bulunulmayı da beraberinde getirdiği gibi, kaçışı olmayan bir yola da sokmuş oluyor.

Üzülmeyin, ünlü olmak için çok uğraştınız. Artık zevk almaya bakacaksınız, bakacağız.

20130409-221344.jpg

Coca-Cola neden Coca-Cola?

İnternette birşeyler okurken Coca-Cola’nın başlattığı bir projeyle karşılaştım: 5by20

Coca-Cola, 2020 senesine kadar 5 milyon kadına yardım ederek, onları iş dünyasına bir şekilde katmayı hedefliyormuş. Projenin adı da bu sebeple 5by20. Websitesi ise http://www.5by20.com

Websitesine girdiğinizde vizyon, misyon gibi şeylerin yanında şu ana kadar yardım ettikleri kadınların hikayelerinden videoları da izleyebiliyorsunuz. Hatta ana sayfada görüyorsunuz.

Açıkçası bu yeni bir konsept değil. Hatta o kadar çok bunun gibi projeler yapıldı ki insana gına geliyor. Uzun zamandır, kadınlara yardım, destek adı altında bir sürü marka, sosyal sorumluluk projeleri yapıyorlar. Doğru da bir yaklaşım çünkü tüm dünya üzerindeki toprak sahipliği oranlarına bakıldığında kadınlar %1 iken erkekler %99’una sahip ki, bu oran gerçekten de kadınların desteğe ihtiyacı olduğunu kanıtlıyor.

Bu yazıyı yazmamdaki sebep ise zaten bildiklerinizi söylemek değil, Coca-Cola’nın yaklaşımına dikkat çekmek.

Öncelikle birkaç soruyu cevaplayalım.

Coca-Cola’nın hedef kitlesi kim? Herkes. En gencinden en yaşlısına.
Marka vaadi ne? Mutluluk vermek ve paylaşmak. (Bknz. #bimilyonneden)
Sosyal sorumluluk adına yaptığı ilk proje 5by20 mi? Hayır.
Neden kadınları önemsiyor? Çok trend olmuş bir konu. Bundan faydalanmak istiyor olabilir.
Peki, izlediğiniz 5by20 videolarında Coca-Cola markası belirene kadar hangi markanın desteklediğini anladınız mı? Pek sayılmaz.
E, maksimum kaç saniye kendisini gösteriyor? 3-5 saniye.
Bunca parayı 3-5 saniyeler için mi harcıyor?

Hayır. Coca-Cola diğer birçok markanın aksine doğru olanı yapıyor. Marka vaadine uygun olarak hareket ediyor.

Televizyon reklamlarını düşünün. Mutlu aileler, insanlar ve etrafta hep Coca-Cola şişesi var. Dış ses onu anlatmıyor, bastırmıyor sadece mutluluğu gösteriyor. Marka hikayesini ve yaydığı mutluluğu yaşamdan alıntı yaparak paylaşıyor! Kilit kelime ise hikaye!

Hikayesi olmayan bir marka bir hiçtir. Çoğu marka “verdiğim para boşa gitmesin” mantığıyla ne yaparsa yapsın kendisini ön plana çıkartmayı sever ve tüm konsepti ona göre oluşturtur. Ve izleyen tüketiciye düşünme payı bırakmaz. Halbuki, tüketici roman okumayı sever. Romanın sayfalarını çevirmeyi ve yazarı alkışlamayı ister. Yazarın kendinden bahsetmesi iticidir ve satış odaklı olduğunu anlar. Aslında, yazarın kelimelerini kendisi, kendi kelimeleriyle övmek ister.

Markalar yazar olmayı öğrenmelidir. Duygusal bağ kurmak bu şekilde başlar. Ancak bu şekilde tüketiciyle “konuşmaya” başlarlar.

5by20 videoları buna en güzel örnektir. Kadınların yaptığı işler direkt olarak markayla bağlı değildir fakat yüzlerdeki gülümseme ve markaya olan atıfları, markaya saygıyı ve aşıuyandırır. Videolar kadınların hikayelerini, hikayeler ise markanın verdiği hissi anlatır.

Coca-Cola bunun için Coca-Cola’dır. Bir içecek markası değil, bir mutluluk ve başarı hikayesidir.

20130308-222052.jpg

Neden kopya çekeriz?

Öğrencilik hayatınızda bu soru sorulduğunda cevap vermeniz kolaydı sanıyorum. Kopya çekiyordunuz çünkü çalışmamıştınız/ hazır hissetmiyordunuz. Bu öğrencilik hayatında olabilen birşey. Herhalde hayatında kopya çekmemiş bir insan yoktur. Ne kadar çalışkan olursanız olun bazı derslerde, din, milli güvenlik vb, insanın kopya çekesi gelirdi. Ne de olsa öğrenmenin çok da önemli olmadığı ve sene sonu ortalamasına pek de etkisi olmayan derslerdi bunlar. Şimdi okul hayatındaki kopya hikayeleri gurur duyulan ve anlatmaktan hoşlanılan birer anı.

Peki iş yaşamınızdan kopya çekmeye örnek verebilir misiniz? Hayır. Çünkü kopya çekmemişsinizdir. En fazla esinlenmişsinizdir. Veya “lokalize” etmişsinizdir, değil mi?

Kopya çekmek özellikle iş yaşamında kesinlikle uzak durulması gereken, aşağılayıcı ve tehlikeli bir harekettir. 10 kusurlu hareketten birisi. Yani sonuç itibariyle, hangimiz bir sunum hazırlarken slideshare’e girip sunumlara bakar ki? Ya da hangimiz bir proje oluştururken konuyu Google’a yazıp yapılanlara şöyle bir göz atmıştır ki? Hayır, yapsak bile en fazla okumuş öğrenmişizdir fakat okuduklarımızı birebir uygulamamışızdır. Orasından burasından çekiştirip bizleştirmişizdir. Ve bunun adı da kopya değil esinlenmek olur.

İnsan kendisini her zaman kandıracak birşeyler buluyor tabii. :)

Bence, özellikle Türkiye kopya çekerek fikir oluşturma konusunda bir cennet. Gördüğümüz en yaratıcı fikirler, adımlar veya kampanyaların %90’ı yurtdışından araklanma.

Mesela, şu anda sosyal medyayı ayaklandırmış Anadolu Efes viral pazarlama örneği. Heineken’in yaptığı bir kampanyadan çekiştirip büzüştürülerek oluşturulmuş bir kampanya. Çok güzel ve başarılı fakat kopya.

Anadolu Efes Proje

Heineken Proje

Veya Ülker’in reklamına bakalım:

Ülker Proje

Contrex Proje

Veya HalkBank:

Halkbank Proje

T-mobile Proje

Sonuçta hiçbiri direkt kopya değil fakat yoğun bir esinlenme söz konusu. Peki neden bu kadar çok “esinlenyoruz?”

Çünkü:

Armut pişti: Türkiye’deki tüm markalardaki karar vericiler iyi birşey yaparak yerlerini sağlamlaştırmak istiyorlar. Risk almak istemiyorlar. Ajansları yapılan fikri ve etkisini gösterdiklerinde onlar fikre daha çok inanıp yapmak istiyorlar. Yurtdışında yapılmışsa yanlış olamaz algısı var.
Zaman yok: Birçok ajans yoğun tempoda çalışıyor. Fikir üretmek hem de sıfırdan birşey yaratmak sanıldığının aksine çok zor birşey. Konu sadece fikir üretmekten çok konseptinin oluşturulması ve marka için değerli olan “loop”un kapatılması. Hakkıyla yapılmak istendiğinde günler hatta ayların verilmesi gerek. Buna ne markanın ne de ajansın tahammülü yok.
Arabeskiz: Bir Türk olarak yapabileceğimize, üretebileceğimize çok inanmıyoruz. Türkiye’de moda da müzikte de hep yurtdışından alıntı yapmak var. Yurtdışının takip edilmesinin kopyalanması demek olduğu algısı var. Ve fikrinize çomak sokmaya çalışanlara “Allah’ın Amerikalısı yapmış” deyince bir anda haklı olabiliyorsunuz. Toplum doğru yapmış olduğunuzu düşünüyor.
Eğitim: Eğitimimiz üretmeye değil kopyalamaya yönelik. Yazdığınız dönem ödevlerini düşünün. Öğretmenleriniz nasıl araştırma yapmanız gerektiğini hatta neye bakmanız gerektiğini bile söylerdi. Resim hocalarımız insanın ten rengi olması gerektiğini vurgulardı. Hayal gücümüzü daha küçükken öldürüyorlar.
Bilmiyoruz: Pazarlamayı yapanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hepimiz kulaktan duyma şeylerle ilerliyoruz. Öğrenmiyoruz.

Sonuç olarak, iyi yapılan kampanyalar var. Esinlenmeler de var. Ama kendimiz yaratamadığımız sürece vicdanımız hep bir yerlerde “ama o senden daha güzel” diyecek.

20130221-235125.jpg