Sosyal medya bize neyi öğretti?

Dünya üzerinde hayatımızda büyük değişiklik yaratan belirli buluşlar var. Örnek vermek gerekirse; elektrik, telefon, cep telefonu, televizyon, bilgisayar vb. Hepsinin ortak özelliği bir çeşit “hardware” ürün olmaları ve yaşamlarımızın vazgeçilmez öğeleri haline gelmeleri. Aldığımız nefes kadar bizle beraberler ve onlarsız bir dünya bizleri korkuya sürüklüyor. Yokluklarından doğan fobilerimiz bile var.

Diğer bir özellikleri ise, her biri hayatımıza girdiğinde bize yeni şeyleri öğrettiler.

İnsanoğlu, hayatına elektriği kabul ettiğinde evinde mum olmadan da yaşayabileceğini öğrendi; herhangi bir aksiyon almadan yaşam standardının stabil kalması. Telefon geldiğinde uzakta olmanın ne demek olduğunu unuttu; dünyayı küçültebilmesi. Televizyon evlere girdiğinde, evde diğer bulunanlarla iletişim kurmadan da oyalanabileceğini öğrendi; kendi kendine yetebilmesi.

21. Yüzyılın en önemli buluşlarından birisi de sosyal medya. Diğer buluşlardan en büyük farkı artık buluşların “soft” olabileceğini anlamamızla başlıyor. Hem offline hem de online hayatlarını kuran insanlar, offline’da yapamadıklarını online’da yaparak kendilerini tatmin etmeye de başladılar. Fakat bana göre sosyal medyanın bizlere öğrettiği en büyük şey “önemli olduğumuzu” öğretmesiydi. Artık sadece televizyonlarda gördüğümüz, radyolarda dinlediğimiz kişiler önemli olmaktan çıktı. Biz, salt vatandaş, önemliydik ve yapabileceklerimiz sınırsızdı. Bunu öğrenerek neler yaptık?

Eşitlendik. Güç dengeleri değişti. Monologlar diyaloglara, diyaloglar ise grup konuşmalarına dönüştü. Önce nickname’lerle oluşturduğumuz sanal hayatımız, gerçek isimlerimizi kullanmaya teşvik etti çünkü gerçek hayatımızda bulamadığımız adaletli ortamı gerçek kendimize yaşatmaya karar verdik.

Böylece egomuzu büyüttük. Aldığımız like’lar, gördüğümüz favoritelemeler kadar egomuzu büyüttük.

Sonra bu eşitlemenin de dengesini bozmaya başladık ve sanal dünyadan yarattığımız ünlüleri gerçek dünyaya yönlendirmeye başladık. Bu hoşumuza gitti çünkü hala “birşeyler ifade edebilme” ihtimalimiz vardı.

Kısacası, sosyal medya ile birlikte, yapımcılara, editörlere, yayınevlerine, televizyon kanallarına ihtiyacımız kalmadı. İşlevine inanmadığımız sektörleri yok ettik ve yenilerini oluşturduk.

Kontrolü elimize aldık. En başta bahsettiğim buluşlar önemini yitirdi ve artık sadece araç konumuna geçti. Zaten hiçbir zaman birşey vaad edememişlerdi -en azından sosyal medya kadar.

Şimdi, bunları okurken bize çok enteresan gelmese de kaçımız oturduğumuz kanepelerde ünlenebileceğini, sesini duyurabileceğini düşünebilirdi ki?

Facebook’ta sansür

Monsanto firmasını hiç duydunuz mu bilemiyorum. Türkiye de dahil olmak üzere, dünya üzerinde 21.000’den fazla çalışana sahip olan bir Amerikan tarım firması. Firmanın websitesine göre yaklaşık 17 markası bulunan Monsanto, çiftçilere/ziraatçilere tohum ve benzeri maddeler sağlıyor. 66 ülkede fabrikası bulunan kuruluş, ayrıca, Fortune 500 şirketleri arasında yerini almış.

Yakın geçmişte, Amerika’da ürettikleri maddelerin genetiğinin değiştirildiği ortaya konulmuş. Yani, Monsanto tohumlarıyla yetiştirilmiş tüm gıdaların DNA’sının işlenmiş olduğu öğrenilmiş. Bunu duyanlar tepkilerini dile getirebilmek amacıyla Monsanto’nun merkezi olan St. Louis, Missouri’de toplanmaya ve protesto etmeye karar vermişler. Bu tarz toplanmaları en hızlı ve yaygın şekilde duyurabilecekleri mecra olarak Facebook’u seçmişler ve yaklaşık 600 adet etkinlik oluşturulmuş. Toplam katılım ise yaklaşık olarak 3,6 milyon imiş.

Buraya kadar herşey çok normal görünüyor. Konumuz bundan sonra başlıyor. Ecowatch’ın haberine göre, etkinlik sayfalarında pornografik ya da uygunsuz içerik bulunmamasına rağmen Facebook ilgili etkinlikleri kapatmış ve silmiş. Uyarı olarak da Facebook’un kurallarına göre uygunsuz içeriğin bulunduğu nedeni belirtilmiş.

Yakın gelecekte Türkiye’de de çıkan olaylarda sosyal medya platformlarında sansür konusu gündeme gelmiş ve kullanıcılar tarafından büyük tepki gösterilmişti. Hatta konu “fişlenmeye” kadar gitmiş ve Twitter kullanıcının yanında olduğunu gösteren açıklamalar yapmış fakat daha sonra belirli kurallar duyurmuştu. Facebook ise hiçbir kullanıcının bilgisini vermediğini belirtmiş ve devamında sessiz kalmıştı. Gel gelelim, Monsanto olayıyla tarafını biraz belli etmiş oldu.

Kullanıcıların kimliklerini ilgili mercilere teslim etmek veya onların konuşmalarını/toplanmalarını/ tepki göstermelerini engellemek aynı yola gelmiyorsa, nedir? Anlaşılan o ki, ilk başlarda ergenlik döneminin meyvesi olarak doğan ve sonra büyük bir başarıya imza atan sosyal medya platformları, borsanın da verdiği baskıyla beraber “parayı” seçmeye karar verdi. Kendi geleceğini tehlike altına alabilecek her konuda hukuk guruları tarafından hazırlanmış Terms & Services dokümanlarını kullanarak konudan kurtulmayı amaç edindiler.

Bu gelişme, kullanıcılar açısından bir kez daha düşünmeyi gerektiriyor. Yine yakın gelecekte Mark Zuckerberg’in hesabının Filistinli bir kullanıcı tarafından hacklendiğini gördük. Güvenlik gediğinin hep olduğu söylenen Facebook’un gerçekten çok açığı bulunduğu da böylece kanıtlanmış oldu. Bunları toplayınca sansürleyen, güvensiz bir platformun üyesi olduğumuz ortaya çıkıyor. Bu da sosyal medyanın doğuş sebebini tamamen unuttuğunun bir göstergesi, kısacası lobiler onları da ele geçirdi. Şimdilik, yeni timeline’la kullanımını %65 arttıran Facebook’un bu seçiminin sonuçlarını hissetmediği aşikar fakat siyasileri, devletleri protesto eden gençler, platformları protesto edemez mi? Bekleyelim görelim.

Bir de öngörü yapalım. Japonlar ne demiş? Kriz fırsattır. Sosyal medya devlerinin içine giriyor olduğu bu “kriz”, yepyeni mecraları da beraberinde getirecektir. Bu güven kaybını farkedenlerin atağını da bekliyorum!

20130821-230308.jpg

Tatilde sosyal medya

Şu an karşımda Ege Denizi, yanımda Türk kahvesi ve önümde iPad bu yazıyı yazıyorum. Blog’umu güncellememde bir gecikme oluşunun sebebi de bu, yani tatil. Açıkçası blog’tan uzakta kalmış gibi görünsem de sosyal medyadan o kadar da uzak değildim. Facebook arkadaşlarım veya Instagram takipçilerim bilir, Bodrum’da olduğum süre boyunca çekmiş olduğum fotoğrafları paylaşıyor ve “sosyal medya”dan o kadar da uzakta kalmıyordum -tabii eskisi kadar değil. Ama sonra kendi kendime merak ettim, tatildeyken bile birşeyleri paylaşma ihtiyacını neden hissediyoruz?

Mashable’da yakın zamanda okuduğum bir yazıda, Amerikalıların %50’sinin sosyal medyadan uzakta bir tatil yaptığı veya tatil yapmayı planladığından bahsediliyordu. Özellikle birçok insanın takip etmekle yükümlü olduğu ve kontrol ettiği birçok network ve eposta hesapları bulunuyor. Bu da insanların online hayatlarını -yer ve zaman belirtmeksizin- yaşamak zorunda olduklarını gösteriyor -dayatılıyor da diyebiliriz. Aslında, işin ilginç tarafı, makaleye göre çoğu kişinin online dünyada kaçırabilecekleri bir etkinlik veya bir olay olmasından korktuğu ve strese girdiği belirtiliyor.

Soruma geri dönersek, niye bu paylaşma heyecanı ve isteği?

Birçok kişiye göre değişebilir ama belli başlı sebeplerin şöyle olduğunu da düşünüyorum.

1) Sosyal medya ünlü olma hissini aşılıyor. Nasıl ki ünlüler magazin olmadan sönük oldukları düşüncesine kapılıyor ve gündemden düşüyorlarsa, bizler de sosyal medyada birşeyler yazmayarak veya post etmeyerek, gündemden düştüğümüzü beğenilmediğimizi hissediyor ve korkuyoruz. Bir şekilde bizi online dünyada yaratan hayranlarımızı kendi magazinimizle doyurmak istiyoruz.

2) Sosyal medya ile birlikte kitlelerle paylaşmak zorunda hissediyoruz. Tek başına yaşadıklarınız anlamını tamamen yitiriyor. Birilerinin “like”ı yaşadıklarınızı onaylıyor hissini uyandırıyor.

3) Elimizdeki cihazlar bu dünya için yaratıldı. Tüm smartphone’lar ve tabletler birşeyleri kontrol etmemizi ve paylaşmamızı o kadar kolay hale getirdi ki, yapmamız gereken sadece ilgili aplikasyona basmak. Tek bir hareketle tüm dünyaya ulaşıyoruz!

Tüm bunların sağlıklı psikolojiler olup olmadığını düşünmek için biraz geç kaldık. Zira tatilde olsak ya da olmasak da bulunduğumuz restoranlardaki yemeklerin fotoğraflarını paylaşmamız veya hastanelere check-in yapmamız bir şekilde hayatımızın paylaşmak üzerine kurulduğunu gösteriyor.

Sosyal medyaya 1 hafta boyunca birşey yazmazsak ne olur? Hayranlarınız sizi unutur. Kendi kendinize şöyle bir deney de yapıp bunu görebilirsiniz. Hesaplarınızdaki doğum tarihinizi silin ve kaç kişinin bu tarihi hatırlayıp sizi kutladığına bir bakın. İşte onlar sizin gerçek, offline dostlarınız. :)

20130713-213201.jpg

Rakamlarla direniş

Sosyal medyanın gücünü anladığımız ve gerçeği yansıttığını da kabul ettiğimiz bugünlerde, biraz rakamlardan konuşmak istiyorum.

Socialbakers’ın verdiği raporlara göre öncelikle Facebook ve Twitter’daki takipçi adedine göre sıralamalara bakalım.

20130620-220704.jpg

Gördüğünüz üzere, Facebook Politika filtrelemesine baktığımızda, Başbakan açık ara önde.

Gelelim Twitter’a, yine Politika sekmesine bakalım.

20130620-220958.jpg

Burada ilk sırada Cumhurbaşkanı olmasının yanında, sadece Top10’un yarısının AKP milletvekillerinden oluştuğunu görüyoruz.

Bir de son 1 ayda Twitter’da follower adedi artışına hesaplar bazında bakalım.

20130620-221243.jpg

Top5’te 4 AKP, 1 tane de Cumhurbaşkanı görüyoruz.

Bunlar bize ne anlatıyor?

Öncelikle olayların doğuşuna sebep olarak görülen sosyal medyada direnişçilerin çok da güçlü olduğunu söyleyemeyiz. Zira, bu birkaç sebepten kaynaklanıyor olabilir.

1- Direnişçilerin akıllarında bir lider olsa dahi, o lider hayatta olmadığı için “takip etmenin” anlamlı olmadığını düşünebiliriz.
2- Direnişçiler sanılanın aksine bir kişinin görüşünün peşinden gitmektense gerçekten hak arayışı peşinde.
3- Hükümet yanlısı olanlar bir ideoloji yerine bir kişiyi benimsemişler ve onu takip etmek büyük önem arz ediyor. Fikir değil kişi ön planda?
4- Eylemlerle alakalı alınacak aksiyonlarda açıklama yapanlar bu kişiler olduğu için seven de sevmeyen de takip etmeye başlamış olabilir.
5- Direnenler çok farklı görüşlerden geliyor ve tek bir yerde kümelenemiyor.

Ben hepsinden biraz olduğu kanaatindeyim.

Eylemlere destek veren hesaplarda neden artış yok?

İnsan düşünüyor. Tüm haberleşmenin gerçekleştiği sosyal medyada, destekleyen grupların takipleri neden bu kadar önemsizleşmiş? Listelere girememiş?

1- Sanıldığının aksine direnenler adetsel o kadar da fazla değil, galiba.
2- Fişlenme korkusuyla birçok kişi takip etmek istediklerini takip edemediler.

Bu rakamlar önemli mi?

Bence, evet.

Kamuoyu yoklaması yapıldığında küçük bir segmentin sorgulandığı ve buna göre projeksiyon yapıldığını düşündüğümüzde, bu rakamlar hala ve hatta daha da güçlü olarak hükümetin taraftarı olduğunu ortaya koyar. Bazıları diyebilir ki, sosyal medya mıdır kıstas? Evet öyledir. Zira, haberleşme, bilgilendirme hep buradan olmuştur. Buradaki “cephenin de” kazanılabilmesi gerekirdi. (Fişlenme korkusunu dışarıda bırakıyorum.)

Sayıca az olanların sesi de yok mu?

Katiyen, hayır. Tabii ki var. Fakat, şayet siyasi anlamda bir yapılanmaya girilecekse, hem offline hem de online olarak hareket edilmelidir.

Diğer parti üyelerinin artış sağlamaması çok şaşırtıcı değil mi?

Değil. Bu soruyu soranın da iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum. Zira bu hareket başka bir siyasi güce destek için değil, sesi duyurmak için yapıldı. Rakamlar da size kanıtı.

Bu rakamlara göre AKP, CHP’nin oylarının yaklaşık olarak 2 katına sahiptir. MHP’yi göremiyoruz bile. Ve yeni gelen takipçi adetlerine bakılırsa aradaki fark hızla büyümektedir.

Twitter alır, alır, alır…

Yaşı yetenler ya da en azından maziyle bağı kopmamışlar hatırlarlar. Bir Billur Tuz reklamı vardı. Ses şöyle derdi: Billur Tuz, akar akar akar. Hem bereket hem de kaliteyi çağrıştırırdı bu ses. Zira, zaten bir markayı insanların algısında farklı bir yere konumlandırmak için ona bir özellik bahşetmek en doğrusudur. Sanki diğer tuzlar akmıyormuşçasına “Bunda bir halt var galiba!” diyerek algıda seçicilik yapıldığı günlere döndüm.

Neyse konumuz bu değil birazcık daha güncel! Ama başlığı hangi ses tonuyla okumanızı istediğimi anladınız umarım. :)

Sosyal medyayı ve onunla alakalı haberleri takip edenler bilirler: Twitter yeni bir firmayı daha satın aldı: Lucky Sort. Bundan önce, Summify, Vine gibi servisleri kendi himayesine alan Twitter şimdi de veri analizinde uzmanlaşmaya çalışan bir firma olan Lucky Sort’u aldı.

Ben bunu şuna benzetmeye başladım. Eskilerde, supermarketler daha ilk yoğunlaşmaya başladığında, buna bir dur demek gerektiği konusunda hem yazılı hem de görsel basında haberler çıkardı. Küçükleri yiyen büyük balıkların tek düze ve tekel bir pazarda son kullanıcının konfor alanını fark ettirmeden yok ettiği konuşulur dururdu. Şimdi de aynı konuşmalara sosyal dünyada gark olacağız sanırım.

Yahoo’nun Summly’i, Google’ın Wavii’yi, Facebook’un Instagram’ı satın alması derken büyüklerin, küçükleri yemesinin artık fazlalaştığını görüyoruz. Bunun birkaç sebebi var.

Birincisi, büyüyen platformlar manevra yeteneğini kaybederek her kurumun yakalandığı hastalığa yakalandılar. Gelişememek. Gelişemeyince de bu eksikliği gidermek için daha küçük ve daha nishe ilerleyen firmaların ekipleriyle hem yeni bir hizmete hem de yeni bir ekibe kavuşmaya çalışıyorlar.

İkincisi, bu platformlar o kadar çok büyüdü ve kullanım alanları o kadar çok birbiriyle paralelleşmeye başladı ki, farklılaşmak için hızlı olmaları gerekiyor. Bu da zaman kaybetmeden küçük ama gelecek vaad eden firmaları satın almalarını sağlıyor.

Diğer yandan ise, kurulmuş olan birçok küçük firmanın hayali bir gün büyük balıklar tarafından yenmek. Çünkü işi genişletmek ve big brother’ların arasına girmek artık oldukça zor. Bu sebeple köşeyi dönmenin en hızlı yolu, yenilip yutulmak oluyor.

Bu satın alma çılgınlığında Twitter’ın aldıkça alası geliyor gibi bir izlenime kapıldım. Sırasıyla durmadan bu tip haberleri alır olduk. Fakat alım stratejilerinin çok da plansız olduğu söylenemez. Summify (Twitter’daki konuşulanları kullanıcının takip ettiklerine göre derleyen servis), Vine (6 saniyelik video paylaşma servisi) ve Lucky Sort (veri analiz servisi) ile Twitter tam one-stop-shop olmaya çalışıyor. Kullanıcının tüm ihtiyacı olabileceklerini en kısa ve en hızlı şekilde kendi platformunda toparlayarak, diğer platformlardan sıyrılmaya çalıştığı da aşikar. Twitter music satın alınmadığı ve geliştirildiği için onu katmıyorum.

Zaman değişiyor. Facebook, kendi platformunda harcanan zamanda o kadar çok düşüş yaşadı ki artık kullanıcının 1 saniyesinin bile çok değerli hale geldiği konusu ortaya çıktı. Her mecra işi nasıl kısaltır ve kolaylaştırırım noktasında. Bu sebeple daha bu yarışta ne ufak bakkallar satın alınır göreceğiz ama gerçek şu ki kullanıcı olarak tek el ve tek boyutlu bir sosyal medya dünyasına fark etmeden girdik.

20130514-231249.jpg