Rahatsanız, yanlış yoldasınız

Çokça sevdiğim laflardan birisi de “Her erkeğin sabah kalktığında pantolonunu giyecek bir sebebi olması gerek”tir. Bu deyiş, erkeğin veya adam olanın aksiyon içinde, hayatın içinde olması, yaşama nedeninin bulunması gerekliliğini anlatıyor.

Doğru. Bence de olmalı. Adam olan evde üretken olmayan, sadece tüketmeye ve yok etmeye meyilli bir şekilde olmamalı, olamaz. Ben inanıyorum ki, herkesin önce kendine sonra da dünyaya katmakla yükümlü olduğu amaçlar var. Bunları saklamak, zamandan çalmak hem kendisine hem de bizlere günah!

Biz, çalışan insanların durumunda evden çıkma sebebini bulmak pek sorun da değil gibi duruyor. Hepimiz sabah 06-07 arasında uyanıp evden çıkma sebebimiz olan işlerimize gidiyoruz.

Peki, gerçekten aksiyon içinde bulunmaya mı gidiyoruz? Bu sebep ne kadar da doğru?

Bir araştırma okumuştum. Beyninizin farklı çalışmasını istiyorsanız, monotonluktan çıkması gerektiğini anlatıyordu. Bunu da başarmak aslında o kadar da zor değil. Araştırma, akşam yemeğinizi yerken hep aynı yerde oturmamayı, işinize giderken farklı bir yolu tercih etmeniz gerektiğinden bahsediyordu. Beyninizin dünyayı farklı bir açıdan görmesine yardımcı olmanız, asıl konuydu.

İnsan, kendisini zorladıkça, rahatlık alanından (comfort zone) çıktıkça yeni şeyleri öğrenir, görür.

Ofislerinize gidiyor ve her sabah aynı şeyi, her öğlen tıpkısını ve akşam üstü de benzerini yapıyorsanız, tamamen “comfort zone”da bulunuyor ve kendinize kötülük ediyorsunuzdur. Rahat rahat hep güvenli yolda ilerleyerek ne birşey öğrenebilirsiniz ne de ilerleyebilirsiniz.

Amerika’da çalışırken şirketim, Huron Consulting Group’un İnsan Kaynakları Müdürü “bir şirkette 2 yıldan fazla çalışmanın kariyer için zararlı olduğunu” söylemişti. Bu tabii uç bir söylem. Hemen gidin istifa edin demiyorum. Ama küçük şeylerle başlayın.

Hiç yapmadığınız bir projede görev alın.
İnsiyatif alın, sonucuna katlanın.
Adım atın.
Strateji kurun.
Geleceğe dair öngörü yapın ve bunun izinden ilerleyin.
Yöneticiniz olmadan da risk alın.
Sunum yapın.
Büyük bir grup önünde Konuşma yapın.

Yapın. Yaptırın. Edilgen olmayın.

Yıllarca okullarda dirsek çürütme ve statünüzü koruma savaşında verdiğiniz bu çaba, bahsettiğim fırsatları hak etmiyor mu sizce?

20131118-230022.jpg

Aristolog ailesine katıldım!

Bir süredir hem burada hem de Aristolog.com adlı gündemi yakından takip eden pazarlama platformunda konuk yazar olarak yazıyorum.

Bugün itibariyle “kadrolu” yazarları olarak aileye katılmış bulunuyorum. :)

http://www.Aristolog.com ‘da da değindiğim farklı konuları takip edebilirsiniz!

20131103-000207.jpg

Kadın: Gerçek bir hikaye.

20130728-225107.jpg

İnsanoğlunun var olmasıyla beraber ırkçılık ve dışlama olguları da oluşmuştur. Kendisinden farklı olanı anlayamayan insan, kendisini koruma psikolojisiyle farklı olana yabancılaşır ve kötü olarak adledip uzak durmaya ve yok etmeye çalışır.

Tarihte bunun birçok örneği görüldü. Siyahi insanlar, kızılderililer, Yahudiler ve bunun gibi daha çok birçok toplum farklı oldukları için yargılandılar, işkence gördüler veya yok sayıldılar; yaşam hakları ellerinden alındı. Kısacası “yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü” cümlesi uygulanmadı.

Bu toplulukların çoğu savaşarak ya da kemikleşerek ellerinden alınanı geri kazanmayı başardılar ama bir grup var ki ne olursa olsun kendi haklarını doğru ve istedikleri şekilde geri alamadılar, alamıyorlar. Bu grup: Kadın.

Ayrıştırmayı veya farklılaştırmayı hiç sevmem fakat erkek ve kadının aynı veya eşit olduğunu da düşünen birisi değilim. Hayatın bazı alanlarında erkek daha avantajlı iken, bazılarında da kadınlar daha avantajlı veya eşit. Fakat erkeklerin yönetimde daha çok söz sahibi olmasıyla, kadınların ayrı bir grup oluşturduğu da kaçınılmaz bir gerçek.

Yazdıklarım birçok erkek için bir çeşit itham veya iftira olarak algılanabileceğinden konuyu birkaç örnekle özetlemek isterim.

Sokakta yürürken “rahatsız” edilmemek adına istediği kıyafeti giyememek,
Çoğu politikanın kadın olgusuyla yapılması,
Kadın olduğu için iş dünyasında yüksek bir noktaya gelmesinin cinselliğiyle bağlantılı olduğu düşünülmesi ve dedikodusunun yapılması,
Kişisel kararlarının toplum örf ve adetleriyle şekillendirilme baskısı,
Fazla eğitimin kızlara gereksiz bulunması,
Çoğu pazarlama aktivitelerinin cinselliğini ön plana koyan kılık kıyafetli hostesler tarafından yaptırılması,
Video kliplerinde çerez niyetine kadın vücudunun kullanılması,
Ped reklamlarından bile rahatsızlık duyulması, vb vb vb.

Birkaç tane de yapılmış araştırmalardan rakamlar vermek istiyorum. Deloitte’un 2011 senesinde yapmış olduğu bir araştırmaya göre:

Kadınlar dünyadaki yapılan işin %66’sını, üretilen gıdanın %50’sini üretmekte ve kazancın %10’unu almaktadır.
Kadınlar kazançlarının %90’ınını ev ihtiyaçlarına harcarken, erkekler %30-40’ını harcamaktadır.
Kadınlar dünyada toplam 20 trilyon dolar harcama yapmaktadır ve bu rakamın 2014 yılında yaklaşık 30 trilyon dolar olması beklenmektedir.

Diyelim ki, insani yönünü tamamen unutarak, yukarıda belirttiğim tüm konuları kadınların özgürlükleri aleyhine sonuçlandırdık. İstenilen kıyafeti giydirmedik, kadınları yönetici yapmadık, kararlarında özgür bırakmadık, eğitmedik vs. Sokağa bile çıkartmadık, hatta.

Ekonomideki etkilerini hep beraber düşünmeye çalışalım. Yaptığınız o uzun bütçe ve pazarlama toplantılarını düşünün. Genellikle, hedeflediğiniz kitlenin cinsiyeti ne oluyor? Kime ürünlerinizi beğendirmeye çalışıyorsunuz? Alışveriş merkezlerinde gezenler, süpermarketlerde alışveriş arabalarını dolduranlar kimler?

Yapılan ayrımcılığı durdurmamak, herkesin sonunu hazırlamakla eş değerdir. Bu gücü fark eden kadınlar ekonomideki güçlerini kullanarak harekete geçerler belki de, ne dersiniz? :)

Plaza Diline Paydos!

Siz bu “blog postunu” okurken fark etmediğiniz bir şey oluyor. O da az önce İngilizce bir kelime kullanmış olmama rağmen bunu garipsememiş oluşunuz. Gayet Türkçe dili kullanılarak yazılan bu “postun” aslında uydurukça diliyle yazılıyor oluşu! Uydurukça, Bülent Eczacıbaşı’nın Türkçe-İngilizce karışımı diline verdiği ad. Başka bir deyişle Tarzanca da olabilir.

Gün içerisinde yazdığımız epostalarda, girdiğimiz toplantılarda veya arkadaşlarımızla konuşurken ne kadar çok İngilizce kelime kullandığımızın elbet farkındasınızdır. Fakat bunu doğal karşılıyorsunuzdur ve karşılıyoruz. Sosyal medya ve internetin hayatımızda hatrı sayılır yer etmesiyle beraber artık bazı terimlerin Türkçesinin ne olduğunu düşünmektense kolaya kaçıp İngilizcelerini kullanıyoruz. Oysa, bunun hem iletişimimize hem de dilimize ne kadar çok zarar verdiğinin pek de farkında değiliz.

Dilimize pelesenk olan bu yabancı sözcüklerin artık çok rahatsız edici bir noktaya geldiğini fark eden Bülent Bey, plaza diline savaş açmaya karar vermiş.

Haberlerde belirtilen o ki, bundan böyle Eczacıbaşı Holding bünyesinde yer alan tüm firmaların çalışanlarının her İngilizce kelime kullanımında 5 TL’yi gözden çıkartma kuralı getirilmiş. Toplanan para ise Eczacıbaşı Gönüllüleri’nin Yobi’lere katkısı olacakmış.

Şaşırarak ve bir yandan da gülümseyerek bu haberi okudum. Gerçekten de İngilizce kelime kullanılmadan bir toplantı yapılabilir mi diye düşündüm. Mesela, “online marketing”e “çevrimiçi pazarlama” mı diyeceğiz? Veya “third party”e “üçüncü kişiler/paydaşlar” mı diyeceğiz? Türkçelerini yazarken bile insan birkaç saniye düşünüyor. Hem İngilizceleri daha havalı duruyor hem de olumsuz birşey söyleyecekken İngilizce bir kelime kullanınca sanki o cümle nötr hale geliyor diye düşünüyorum.

Peki bu hale nasıl geldik?

Açıkçası, yaptığımız çoğu işin ana vatanı Amerika. Pazarlamanın ana adımları Amerikalılar tarafından hazırlanmış ve teknik terimler de bu şekilde lanse edilmiş. TDK’nın da özellikle terimleri Türkçeleştirmedeki üstün başarısızlığı sonucu konu buralara kadar gelmiş. Yani, augmented reality gibi havalı birşeyi arttırılmış/zenginleştirilmiş gerçeklik olarak söyleyince tüm büyü bozuluyor!

Ama belki de bu bizim oynanan algımızla alakalıdır diye de yorumluyorum. İnternette kullandığımız anlamsız kısaltmalar ve yabancı uyruklu platformlarla zaten bir sürü dilden kelime almış dilimizi tamamen çökerttik. Bu sebeple, daha “-de” bağlacının hangi şartlarda ayrı yazıldığını bilmeyen süper iş dünyası insanları da İngilizce kullanımına daha kolay adapte oldu.

Böyle bir insiyatif aldıkları ve bunu da sosyal sorumluluk projesi haline getirdikleri için Eczacıbaşı’nı kutluyor gerisi hepimizin başına diyorum. Eczacıbaşı çalışanlarına da kolaylıklar diliyorum! :)

20130521-224008.jpg

Neden kopya çekeriz?

Öğrencilik hayatınızda bu soru sorulduğunda cevap vermeniz kolaydı sanıyorum. Kopya çekiyordunuz çünkü çalışmamıştınız/ hazır hissetmiyordunuz. Bu öğrencilik hayatında olabilen birşey. Herhalde hayatında kopya çekmemiş bir insan yoktur. Ne kadar çalışkan olursanız olun bazı derslerde, din, milli güvenlik vb, insanın kopya çekesi gelirdi. Ne de olsa öğrenmenin çok da önemli olmadığı ve sene sonu ortalamasına pek de etkisi olmayan derslerdi bunlar. Şimdi okul hayatındaki kopya hikayeleri gurur duyulan ve anlatmaktan hoşlanılan birer anı.

Peki iş yaşamınızdan kopya çekmeye örnek verebilir misiniz? Hayır. Çünkü kopya çekmemişsinizdir. En fazla esinlenmişsinizdir. Veya “lokalize” etmişsinizdir, değil mi?

Kopya çekmek özellikle iş yaşamında kesinlikle uzak durulması gereken, aşağılayıcı ve tehlikeli bir harekettir. 10 kusurlu hareketten birisi. Yani sonuç itibariyle, hangimiz bir sunum hazırlarken slideshare’e girip sunumlara bakar ki? Ya da hangimiz bir proje oluştururken konuyu Google’a yazıp yapılanlara şöyle bir göz atmıştır ki? Hayır, yapsak bile en fazla okumuş öğrenmişizdir fakat okuduklarımızı birebir uygulamamışızdır. Orasından burasından çekiştirip bizleştirmişizdir. Ve bunun adı da kopya değil esinlenmek olur.

İnsan kendisini her zaman kandıracak birşeyler buluyor tabii. :)

Bence, özellikle Türkiye kopya çekerek fikir oluşturma konusunda bir cennet. Gördüğümüz en yaratıcı fikirler, adımlar veya kampanyaların %90’ı yurtdışından araklanma.

Mesela, şu anda sosyal medyayı ayaklandırmış Anadolu Efes viral pazarlama örneği. Heineken’in yaptığı bir kampanyadan çekiştirip büzüştürülerek oluşturulmuş bir kampanya. Çok güzel ve başarılı fakat kopya.

Anadolu Efes Proje

Heineken Proje

Veya Ülker’in reklamına bakalım:

Ülker Proje

Contrex Proje

Veya HalkBank:

Halkbank Proje

T-mobile Proje

Sonuçta hiçbiri direkt kopya değil fakat yoğun bir esinlenme söz konusu. Peki neden bu kadar çok “esinlenyoruz?”

Çünkü:

Armut pişti: Türkiye’deki tüm markalardaki karar vericiler iyi birşey yaparak yerlerini sağlamlaştırmak istiyorlar. Risk almak istemiyorlar. Ajansları yapılan fikri ve etkisini gösterdiklerinde onlar fikre daha çok inanıp yapmak istiyorlar. Yurtdışında yapılmışsa yanlış olamaz algısı var.
Zaman yok: Birçok ajans yoğun tempoda çalışıyor. Fikir üretmek hem de sıfırdan birşey yaratmak sanıldığının aksine çok zor birşey. Konu sadece fikir üretmekten çok konseptinin oluşturulması ve marka için değerli olan “loop”un kapatılması. Hakkıyla yapılmak istendiğinde günler hatta ayların verilmesi gerek. Buna ne markanın ne de ajansın tahammülü yok.
Arabeskiz: Bir Türk olarak yapabileceğimize, üretebileceğimize çok inanmıyoruz. Türkiye’de moda da müzikte de hep yurtdışından alıntı yapmak var. Yurtdışının takip edilmesinin kopyalanması demek olduğu algısı var. Ve fikrinize çomak sokmaya çalışanlara “Allah’ın Amerikalısı yapmış” deyince bir anda haklı olabiliyorsunuz. Toplum doğru yapmış olduğunuzu düşünüyor.
Eğitim: Eğitimimiz üretmeye değil kopyalamaya yönelik. Yazdığınız dönem ödevlerini düşünün. Öğretmenleriniz nasıl araştırma yapmanız gerektiğini hatta neye bakmanız gerektiğini bile söylerdi. Resim hocalarımız insanın ten rengi olması gerektiğini vurgulardı. Hayal gücümüzü daha küçükken öldürüyorlar.
Bilmiyoruz: Pazarlamayı yapanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hepimiz kulaktan duyma şeylerle ilerliyoruz. Öğrenmiyoruz.

Sonuç olarak, iyi yapılan kampanyalar var. Esinlenmeler de var. Ama kendimiz yaratamadığımız sürece vicdanımız hep bir yerlerde “ama o senden daha güzel” diyecek.

20130221-235125.jpg