Markalar için 10 adet sosyal medya kuralı

Birçok marka sosyal medyada var olmaya çalışıyor. Bazısı çok başarılı bazısı ise tamamen rezalet. Peki, başarılı olanların doğru yaptıkları şeyler neler? Doğruları sıralıyoruz!

1) Markanızı ve hedef kitlenizi tanıyın. Offline dünyada kendini tanımayan ve bir dili olmayan bir marka online dünyada da başarılı olamaz. Her ritme dans ediyorsanız, oranız buranız oynuyor demektir. Bu da yavaş yavaş pazardan silineceğiniz anlamına gelir. Oynaklık affedilmez.

2) Sosyal medyada başarılı olan markaların yaptıklarını yapmaya çalışmayın. Bir markanın bir platformda başarılı olmasının onun hedef kitlesi ve ürünüyle alakası vardır. Her markaya her yaklaşım biçimi uymaz. Kendinizi tanıdıktan sonra ne yapacağınıza karar verebilirsiniz.

3) Komik olmaya çalışmayın. Her marka yüzlerimizde tebessüm oluşturmak zorunda değil. İyi birşey yapıyorum sanırken aslında gayet itici olabilirsiniz.

4) Mutlu çalışanlar yaratın. Sizin hakkınızda konuşmayı seven çalışanlarınız olmasına özen gösterin. Ayda şu kadar RT hedefi koymakla veya her FB postu share edilecek mantelitesiyle ancak robotlaşmış bir yapı kurarsınız, bu da konuyu anlamadığınızı gösterir.

5) Samimi olun, samimiymiş gibi değil. Marka olarak inanmadıklarınızı sırf yaranmak için yazmayın ve yapmayın. Sizi tercih edenler zaten düşüncelerinizi kabul eden ve tahmin edenlerdir. Onları hayal kırıklığına uğratmayın.

6) Eleştiriye açık olun. Eleştirilmek değer verildiğinin bir kanıtıdır. İnsanlar sizi eleştiriyorsa markanızı önemsiyor demektir. Bundan mutlu olun ve eleştirileri dikkate alın.

7) Rakiplerinizle diyalogta olun. Rakipleriniz yokmuş gibi davranmayın. Unutmayın ki offline dünyadaki pastayı nasıl beraber oluşturuyorsanız, online pastayı da beraber var ediyorsunuz. Rakiplerinizi tercih edenlerin her zaman sizden haberi vardır ve onları kendinize çekmenin en iyi yolu, diyalogtan geçer.

8) Analizden sonra aksiyon almayı unutmayın. Tüm sosyal medya ajanslarının sizlere gönderdiği o güzel grafikli raporları okuyup sunumlarınıza analizlerinizi eklemek çok güzel ve yoğun bir iş anlıyorum. Fakat gördüklerinize uygun adım atmadığınız sürece çöpten başka birşey değil.

9) Eğitmeyin, destek olun. Ürününüze, konunuza sahip çıkın fakat bunu herkese öğretmek yerine insanların anlaması ve yararlanması için destek olun.

10) Sosyal medyayı sevin. Sadece rakamları arttırmak için uğraştığınız bir mecrada nitelikten yoksun ilerlersiniz. Sosyal medyanın pozitif yanlarına odaklanın. Kişisel olarak kullanın, sevin ve küçümsemeyin.

20130527-230241.jpg

Amerika’da girişimcinin çıkmasının 4 nedeni

Bu aralar televizyonda ve çoğu dijital platformlarda konu “Türkiye’de girişimci olmak” “Girişimci nasıl olunur?” veya “Türkiye’den girişimci çıkar mı?” gibi meseleler.

Çoğunda ortak karar bizden bir halt olmayacağı yönünde. Hem eğitim sisteminin elverişsiz oluşu, hem de çevre faktörünün girişimci ruhlu insanları kabuklarına geri sokmasından dolayı Türkiye’den girişimci çıkması zor görünüyor.

Yapılan yorumlar bence de doğru. Fakat, Amerika’da okumuş ve bir süre de çalışmış birisi olarak bazı noktaların da söylenmediğini düşünüyorum. Ve bizdeki asıl sorunu Amerika ile karşılaştırarak sizlerle paylaşmak isterim.

1) Amerika tamamen komunizmin hüküm sürdüğü ve özgürlüklerin en kısıtlı olduğu ülke. Çok güzel reklamlarını yapıp bambaşka bir rüya gösteriyorlar ama doğrusu robotlaştıran bir sistem. Yine de bu sistem bizde olmayan birşeyi vatandaşına sunuyor: güven. Ne kadar robotlaşırsanız robotlaşın, çalışırsanız ve kurallara uygun hareket ederseniz en azından bir ev ve araba vaad ediliyor. Bununla da kalmayıp bu vaadi sistem gerçekleştiriyor. Böylelikle denemekten korkmuyorsunuz. Bizde ise çok zeki ve akıllıca bir fikirle deli gibi çalışsanız da sonunuz sokakta dilenen birisi olarak bitebilir. Hem şans hem de tanıdıklarınızın olması gerek.

2) Amerika’da eğitime saygı var. Google, Apple gibi markaların yaratıcılarının okullarını terk ederek doğduğunu söyleyeceksiniz biliyorum ama konu o değil. Amerika’da üniversite mezununa verilmesi beklenen ve gereken belirli bir maaş aralığı var. Bu aralık işverenin istediği gibi manipule edebileceği birşey değil. Böylelikle, Amerika’da okuyan birisi birşeylere girişse ve sonra başarısız olsa da döndüğünde açlıkla mücadele etmek zorunda değil. Türkiye’de ise zaten asgari maaşla çalışmaya başlandığı için gençler acil olarak kariyerlerine başlamak zorunda kalıyorlar çünkü çoluk çocuğa karıştığında anlamlı maaşlar almak istiyorlar. Kaybedecek zaman yok.

3) Amerika’da eğitim kitaplardan oluşmuyor. Üniversiteyi okumaya başladığım ilk hafta dekan tüm mühendislik öğrencilerini bir salona toplamış ve bir konuşma yapmıştı. Hiç unutmuyorum. Şöyle demişti: “Sadece ders yapmayın. Burayı iş gibi görün ve 08:00-18:30 çalışın sonrasında sosyalleşin.” Evet, çünkü iş dünyasına çıktığınızda sizin elinizden tutacaklar formüller değil insanlar olacak. Türkiye’de ise kusturana kadar ezbere dayalı bir eğitim sisteminden bahsediyoruz.

4) Amerika’da siyaset nerede olacağınızı belirlemez, siz siyaseti belirlersiniz. Türkiye’de akıllıca bir fikir “doğru tarafta değilseniz” heba olabilir veya elinizden alınabilir. Amerika’da ise herkes düşüncesini paylaşmakta özgürdür.

Şu maddelere bakınca aslında sorunun özgürlük olduğunu söyleyebilirim. Gerçek anlamda özgürlük olmadığı sürecede bizden cidden bir halt olmaz.

20130526-213331.jpg

Plaza Diline Paydos!

Siz bu “blog postunu” okurken fark etmediğiniz bir şey oluyor. O da az önce İngilizce bir kelime kullanmış olmama rağmen bunu garipsememiş oluşunuz. Gayet Türkçe dili kullanılarak yazılan bu “postun” aslında uydurukça diliyle yazılıyor oluşu! Uydurukça, Bülent Eczacıbaşı’nın Türkçe-İngilizce karışımı diline verdiği ad. Başka bir deyişle Tarzanca da olabilir.

Gün içerisinde yazdığımız epostalarda, girdiğimiz toplantılarda veya arkadaşlarımızla konuşurken ne kadar çok İngilizce kelime kullandığımızın elbet farkındasınızdır. Fakat bunu doğal karşılıyorsunuzdur ve karşılıyoruz. Sosyal medya ve internetin hayatımızda hatrı sayılır yer etmesiyle beraber artık bazı terimlerin Türkçesinin ne olduğunu düşünmektense kolaya kaçıp İngilizcelerini kullanıyoruz. Oysa, bunun hem iletişimimize hem de dilimize ne kadar çok zarar verdiğinin pek de farkında değiliz.

Dilimize pelesenk olan bu yabancı sözcüklerin artık çok rahatsız edici bir noktaya geldiğini fark eden Bülent Bey, plaza diline savaş açmaya karar vermiş.

Haberlerde belirtilen o ki, bundan böyle Eczacıbaşı Holding bünyesinde yer alan tüm firmaların çalışanlarının her İngilizce kelime kullanımında 5 TL’yi gözden çıkartma kuralı getirilmiş. Toplanan para ise Eczacıbaşı Gönüllüleri’nin Yobi’lere katkısı olacakmış.

Şaşırarak ve bir yandan da gülümseyerek bu haberi okudum. Gerçekten de İngilizce kelime kullanılmadan bir toplantı yapılabilir mi diye düşündüm. Mesela, “online marketing”e “çevrimiçi pazarlama” mı diyeceğiz? Veya “third party”e “üçüncü kişiler/paydaşlar” mı diyeceğiz? Türkçelerini yazarken bile insan birkaç saniye düşünüyor. Hem İngilizceleri daha havalı duruyor hem de olumsuz birşey söyleyecekken İngilizce bir kelime kullanınca sanki o cümle nötr hale geliyor diye düşünüyorum.

Peki bu hale nasıl geldik?

Açıkçası, yaptığımız çoğu işin ana vatanı Amerika. Pazarlamanın ana adımları Amerikalılar tarafından hazırlanmış ve teknik terimler de bu şekilde lanse edilmiş. TDK’nın da özellikle terimleri Türkçeleştirmedeki üstün başarısızlığı sonucu konu buralara kadar gelmiş. Yani, augmented reality gibi havalı birşeyi arttırılmış/zenginleştirilmiş gerçeklik olarak söyleyince tüm büyü bozuluyor!

Ama belki de bu bizim oynanan algımızla alakalıdır diye de yorumluyorum. İnternette kullandığımız anlamsız kısaltmalar ve yabancı uyruklu platformlarla zaten bir sürü dilden kelime almış dilimizi tamamen çökerttik. Bu sebeple, daha “-de” bağlacının hangi şartlarda ayrı yazıldığını bilmeyen süper iş dünyası insanları da İngilizce kullanımına daha kolay adapte oldu.

Böyle bir insiyatif aldıkları ve bunu da sosyal sorumluluk projesi haline getirdikleri için Eczacıbaşı’nı kutluyor gerisi hepimizin başına diyorum. Eczacıbaşı çalışanlarına da kolaylıklar diliyorum! :)

20130521-224008.jpg

Twitter alır, alır, alır…

Yaşı yetenler ya da en azından maziyle bağı kopmamışlar hatırlarlar. Bir Billur Tuz reklamı vardı. Ses şöyle derdi: Billur Tuz, akar akar akar. Hem bereket hem de kaliteyi çağrıştırırdı bu ses. Zira, zaten bir markayı insanların algısında farklı bir yere konumlandırmak için ona bir özellik bahşetmek en doğrusudur. Sanki diğer tuzlar akmıyormuşçasına “Bunda bir halt var galiba!” diyerek algıda seçicilik yapıldığı günlere döndüm.

Neyse konumuz bu değil birazcık daha güncel! Ama başlığı hangi ses tonuyla okumanızı istediğimi anladınız umarım. :)

Sosyal medyayı ve onunla alakalı haberleri takip edenler bilirler: Twitter yeni bir firmayı daha satın aldı: Lucky Sort. Bundan önce, Summify, Vine gibi servisleri kendi himayesine alan Twitter şimdi de veri analizinde uzmanlaşmaya çalışan bir firma olan Lucky Sort’u aldı.

Ben bunu şuna benzetmeye başladım. Eskilerde, supermarketler daha ilk yoğunlaşmaya başladığında, buna bir dur demek gerektiği konusunda hem yazılı hem de görsel basında haberler çıkardı. Küçükleri yiyen büyük balıkların tek düze ve tekel bir pazarda son kullanıcının konfor alanını fark ettirmeden yok ettiği konuşulur dururdu. Şimdi de aynı konuşmalara sosyal dünyada gark olacağız sanırım.

Yahoo’nun Summly’i, Google’ın Wavii’yi, Facebook’un Instagram’ı satın alması derken büyüklerin, küçükleri yemesinin artık fazlalaştığını görüyoruz. Bunun birkaç sebebi var.

Birincisi, büyüyen platformlar manevra yeteneğini kaybederek her kurumun yakalandığı hastalığa yakalandılar. Gelişememek. Gelişemeyince de bu eksikliği gidermek için daha küçük ve daha nishe ilerleyen firmaların ekipleriyle hem yeni bir hizmete hem de yeni bir ekibe kavuşmaya çalışıyorlar.

İkincisi, bu platformlar o kadar çok büyüdü ve kullanım alanları o kadar çok birbiriyle paralelleşmeye başladı ki, farklılaşmak için hızlı olmaları gerekiyor. Bu da zaman kaybetmeden küçük ama gelecek vaad eden firmaları satın almalarını sağlıyor.

Diğer yandan ise, kurulmuş olan birçok küçük firmanın hayali bir gün büyük balıklar tarafından yenmek. Çünkü işi genişletmek ve big brother’ların arasına girmek artık oldukça zor. Bu sebeple köşeyi dönmenin en hızlı yolu, yenilip yutulmak oluyor.

Bu satın alma çılgınlığında Twitter’ın aldıkça alası geliyor gibi bir izlenime kapıldım. Sırasıyla durmadan bu tip haberleri alır olduk. Fakat alım stratejilerinin çok da plansız olduğu söylenemez. Summify (Twitter’daki konuşulanları kullanıcının takip ettiklerine göre derleyen servis), Vine (6 saniyelik video paylaşma servisi) ve Lucky Sort (veri analiz servisi) ile Twitter tam one-stop-shop olmaya çalışıyor. Kullanıcının tüm ihtiyacı olabileceklerini en kısa ve en hızlı şekilde kendi platformunda toparlayarak, diğer platformlardan sıyrılmaya çalıştığı da aşikar. Twitter music satın alınmadığı ve geliştirildiği için onu katmıyorum.

Zaman değişiyor. Facebook, kendi platformunda harcanan zamanda o kadar çok düşüş yaşadı ki artık kullanıcının 1 saniyesinin bile çok değerli hale geldiği konusu ortaya çıktı. Her mecra işi nasıl kısaltır ve kolaylaştırırım noktasında. Bu sebeple daha bu yarışta ne ufak bakkallar satın alınır göreceğiz ama gerçek şu ki kullanıcı olarak tek el ve tek boyutlu bir sosyal medya dünyasına fark etmeden girdik.

20130514-231249.jpg

Socialbakers Türkiye’nin yıldızlarını açıkladı!

Socialbakers, Nisan 2013 için Türkiye’nin en başarılı Facebook markalarının listesini açıkladı.

Raporda farklı kategorilere göre sıralamalar var. Linkini aşağıda paylaşıyorum fakat birkaç tane detayı belirtmeden geçemeyeceğim.

Açıkladıkları kategorilerden birisi olan “Yerel takipçi sayılarına” bakıldığında ilk 3’te Turkcell, Avea ve Volkswagen Türkiye’yi görüyoruz.

Açıkçası Turkcell’i birinci marka olarak görmek şaşırtmadı. Hatta bunca para harcamaya, ATL ve BTL olarak, böyle bir adedi yakalayamasalardı yöneticilerinin sokağa çıkmamalarını önerirdim.

Avea’ya ise başta şaşırdım. Ama sonra düşündüm. Avea’nın gençleri hedef alması ve Facebook’un gençlere uygun platform olması ile arkasında TürkTelekom olması gibi konular aklıma geldi, onu da anladım varsayıyorum.

Volkswagen Türkiye ise VW’nin globaldeki atağından yararlandığını ve hatta yeni arabası Beetle ile sempati kazandığını düşünüyorum.

Sonra şöyle Top10’e dikkatlice bakayım dedim.

Turkcell
Avea
Volkswagen TR
Nokia TR
Markafoni
Trendyol
Garanti Bankası
Akbank
Gnctrkcll
Oxxo

Bu listeye baktığımda Turkcell, Avea, Markafoni, Trendyol, Garanti, Akbank ve Gnctrkcll’nin tek bir ortak özelliği olduğunu gördüm. Sosyal medya stratejilerinde çoğu zaman takipçilerine kampanya ve fırsatlardan bahsediyorlar. Yani yoğunluklu olarak takipçileri bir karşılık bekleyerek kendilerini takip ediyor.

Geriye kalan 3 marka ise, Volkswagen, Nokia ve Oxxo’nun, takipçilerin kendi istekleri, merakları ve beğenileriyle takip edilenler olduğu kanaatindeyim. Çünkü marka olarak sadece güzel bir görsel, söz paylaşıyor ve “aşk” yaratmaya çalışıyorlar.

Kısacası, takipçi sayısına göre ilk 3’ü oluşturmasalar da sosyal medyanın asıl amacı olan “sohbet” ve “sempati” ortamı oluşturma konusunda başarılı oldukları görülüyor. Kendilerini ve ajanslarını tebrik ediyorum. :)

Bir diğer ilgi çekici unsur ise, eticarette katlanarak güçlenen Türkiye’nin bunu sosyal medyaya da taşımış olması. Markafoni ve Trendyol, Top10da bulunarak artık Türkiye’de de takip edilen markaların salt online dünyaya ait olabileceğini gösteriyor.

Bu raporda inceledikçe anlatılacak çok şey var! Daha fazla devam etmeden sizi raporla başbaşa bırakıyorum! Yorumlarınızı da bekliyorum. :)

işte size Socialbakers Nisan Raporu!

20130513-235848.jpg